Bugünlerde en fazla sessizliğin sesini duyuyorum. Önceleri sessizlik, gün batımlarında kızıla boyanan ufuklardan beni seyrederdi; şimdilerde masamın üzerinde ki beyaz kâğıtlara düşürdüğüm her harfte ben onu seyrediyorum. Bana hayatın karanlık olduğunu söyleyenlere sitem etmeden, sessiz kelimelerin ortasına bırakıyorum kendimi. İç dünyamın dışında ki çok sesli bütün yaşamlardan koşar adımlarla kaçıp, sessizliğin gövdesine dizdiğim harflerime yaslıyorum başımı. Ses, sessizliğimle anlam buluyor. Sessizlik her yer de konuşabilen ses oluyor. Acaba, hangi sessiz cümlemin içine kendimi gizlesem gürültüler bana ulaşmaz?
Anlık hüzün yansımalarımın girdaplarından biraz olsun sıyrılıp, caddelerin hızla kalabalıklaşıp aniden yalnızlaşan sokaklarını seyre dalıyorum. Ruhumun karanlık kuyularına bir aydınlık yansıtır diye penceremden bakan güneşe az öteden geçmekte olan göçmen kuşlarla selâmlar yolluyorum. İçimin karanlığını göreceğimi bile bile gözlerimi yumup, ne beni seyredenleri, ne benim seyrettiklerimi, ne başıma gelenleri, ne de gelecekleri düşünmeden anlıkta olsa, kurgusuz, kaygısız ve plânsız bir şekilde ilk kez benim seslendirdiğim mutluluk şarkılarını zamanın hızla akan saniyelerine serpiştirmek istiyorum. Saklı hayallerimi hayatın karanlık kuyularına gözyaşlarımla gömüp, duyması gerekenlere bile itiraf edemediğim düşüncelerimle yalnızlaşmak, ruhumun huzurunu kaçırmadan annemin koynuna başımı yaslayıp uzun uzun ağlamak istiyorum. Çocukluğumun güleç yüzünü bıraktığım geçmiş zaman diliminde, hayatın farkında bile olmadığım o günlere yeniden dönmek, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiç dert etmeden, bir başıma, tertemiz hayaller kurmak istiyorum. Güzel şiirler yazabilmek için saatlerce yağmurun yağmasını bekleyip, sonra da yazdığım tüm şiirleri kimselere oku(t)madan sellere katmak istiyorum. Gözlerinde kendimi görebileceğim bir çift bakışla gökkuşağını seyretmek, yalanda olsa, gökkuşağının altından geçince başımıza geleceklerle ilgili saçma sapan hikâyeler dinlemek istiyorum. Bir martının kanadına yıldızları kondurup, mutsuzların yurtlarına tebessümler göndermek, karanlık bir gecenin simsiyah semasında, izimi kötülüğe kaybettirmek istiyorum.
24 Ağustos Cumartesi
İçinizi vakitsiz bir hüzün kaplar aniden. Ne olduğunu anlayamaz, bütün gürültülerden kaçıp yalnızlaşmak istersiniz. Kaçtıkça çoğalır sesler, yalnızlaştıkça büyür hüznünüz. Sebebini bilemediğiniz sımsıcak yaşlar damlar kalbinize aniden. Ne çalacak bir kapı, ne yaslanacak bir huzur… Sessizce sıkıntılarınızın içine saklanır, kör karanlıklarda aydınlık ararsınız… Gün aralıklarından uykuya, gece aralıklarından yıldızlara koşarsınız. Zaman girdaplarında avare dolaşan vakitsiz bir ayrılığın, gözlerini size kırptığını görürsünüz. Ne geriye dönüp geçmişinize kavuşabilir, ne geçmişi terk edip geleceğe gidebilirsiniz. Sessizce ağlar, saklanacak bugün ararsınız. Bulamaz kahrolursunuz…
…
Hüzünlü… Ağlamaklı… Çaresiz... Her şeye meydan okuyan kendimin alışamadığı, ağladığı ilk ayrılıktı. Biliyorum bu son gidişin. Birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun yolun. Dokunsam tutacak kadar yakın, ama hiç dokunamayacağım kadar uzak. Sahi, sen hangi aynadan yansıyan gerçeksin? Hangi gecenin yıldızı, hangi yolun yoldaşısın? Sahi, arkasına bakmadan bırakıp giden sen misin?
…
Bilmem! ne gösterir zaman? İnsanlar ayrılığa da alışmalı. Kader! Hem, bazen de ayrılıklardır insanları birbirine kavuşturan, üzülme! Biliyorum bu son gidişin. Artık dönmeyeceksin. Arkandan su dökmek bile yaramayacak işe. Gözlerinin içinden bana doğru akan görüntü karelerinin içerisinde yer almayacağım artık. Nazlı bir kalp olup küsemeyeceğim sana. Ürkek bir kelebek gibi konamayacağım yüreciğine. Ayrılmak alışmaktan da zormuş…
Sabah…Güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler güneşle birlikte geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata… Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Bu benim adımlarını zamanın kalbinde koşturanları ilk seyredişim. İlk duyuşum, emeklerini fabrikalarda, konfeksiyon atölyelerinde kendi elleriyle öğüten adamların çaresiz feryatlarını. İlk tanıyışım, akşama kadar biriktirilen umutları, sabaha kadar yutup, yaşama her gün yeni kaygılar düşüren dünyanın dönüşünü.
Akşam…Güneşin uyuduğu vakitler. Güneş camlara çekilen perdelerle yavaşça süzülüyor hayattan. Az sonra gecenin koynuna yaslanacak şehir... Yaşam, gecenin aralıklarından içeriye süzülen ışık huzmelerinin aydınlığında solunacak. Kent, karnına basan her günah adımla biraz daha acı çekecek. Kulağına fısıldanan her günah şarkıyla biraz daha çığlık atacak. Gece, kendi ruhunun dinginliğinde bile huzur bulamayacak. Hayat vurdumduymaz insanların gürültülerinden kendi sesini duyamayacak. Kent, içindekilerle birlikte kör bir bıçağa sırtını dayayıp, acılara arabesk ağıtlar yakarak, sancılarıyla birlikte sabahlara kadar sahte bir tebessümle somurtacak!
İçimde saklı duran, saklandığım bu şehirde, yaşamsal davranış biçimlerimden geriye büyümekten değil; içindeki sesi yitirmekten korkan bir ‘ben’ kaldım. Rabbim, ben artık seslerin ortasında sessizliği arayanlardanım. Gördüklerimin, yaşadıklarımın sancısını hissedemez oldum. Yalvarıyorum, ölümü unutmadan ellerimden tut! Yoksa düşeceğim... |