>> anasayfa
>> nurdal durmuş
+   kimdir
+   foto galeri

+   mektup yaz

>> eserler
+   kitap
+   şiir
+   deneme
>> multimedya
+   sesli yazılar
+   sesli söyleşiler
+   sair zamanlar
>> iletişim
+   duyurular
+   sizden gelenler
+   karalama defteri
BENCİLLİK İŞTE KENDİME MEKTUP YAZDIM ( II )

Sevgili ben, bu günlerde, ünlem ve soru işaretlerinden müteşekkil yaşadığın bütün zaman dilimlerinde, belki de yaşamının bütün ırmaklarının kuruduğunu düşündüğün bir anda, “en çok beklenen, en beklenmedik anda gelendir” misali, karamsarlığının üstüne doğru hızlı ve coşkun akan bir ümit selinin gelip, hayatının dermanı çekilmiş kollarına su vermesi, fakat hemencecik çekilmesi gibi ‘şehrin içinde, hayatın ortasında ve ölümün kıyısında’ bir başına, öksüz, dağınık ve halsiz kalabilirsin. Düşüncelerinin sayısız parçacıklara bölünmüş zerrelerini toparlamaya çalışsan da, bir akılcık cümle bile kurgulayamadan, şehrin adımladığın bütün sokaklarında kendine yol bulamayan avarelerden olursun. Tam da, “Artık her şeyin sonu, ben bittim, tutunduğum bütün dallar kırıldı” dediğin bir zamanda, nereye gittiğine bakmadan bindiğin bir yolcu otobüsünde, martıların eşlik ettiği bir vapur yolculuğunda veya dertli dertli, boğazın gümüş mangalı andıran derin sularını izlediğin bir günbatımında, yanında sıkıntılı halini dert edinen tanımadığın bir yol arkadaşı veya birlikte gününü paylaştığın bir dostun sana, senin yaşamsal davranış biçimlerine dair, kendi hayatının şaşırmış pusulasının farkında bile olmadan, kendisine bile değmeyen onlarca cümleyi kurgulayıp hayatına yön vermeye çalışan nasihatler etmeye çalışır. “Herkesin anlatılmaya değer bir hikâyesi vardır” diyerek, hiç istemesen de, saçmada olsa, kim olursa olsun sana anlatılan sade, ama gerçek dışı hikâyeleri duymak, verdikleri abartılı nasihatleri saatlerce, sabırla dinlemekten asla vazgeçme. Çoğu kez, ruhunu parçalara ayıran geçici bir sıkıntının anlık esiri olsan da, uyku ile uyanıklık, düş ile gerçek, yalan ile doğru arasında duyduğun bir cümlenin yüreğine düşürebileceği İbrahim'ce ateş, senin gönül bahçendeki kurumuş bütün güllerin yeniden açmasına ve rüzgârların hayatın ıssız kalmış bütün köşelerine taşımaktan mutluluk duyacağı rayihalar saçmasına sebep olabilir.
Kendime ve Sevgili(m) san’a, kaçmak sende neden alışkanlık haline geldi? En kötüsü de kendinden kaçıyorsun. Aynalara baktığında birden fazla gördüğün kaç yüz olduğunun farkında mısın? Sahi hangisi gerçek sensin? Hangisi, “ben” diyebileceğin kendini hayatın bütün sokaklarına, gecelerine ve mevsimlerine maskesiz taşıyan kendinsin? Bir ömür boyu aradığın şeyi aramadığın bir zamanda bulmak ve bulduğunu bile anlamadan kaybetmek nasıl bir duygudur bilir misin? Galiba sen, halâ büyüyememiş, başının okşamasını bekleyen, şefkate muhtaç bir çocuksun! Belki de yalnızca şefkati arıyorsun. Sen gökyüzünde herkesin fark edebildiği belirgin, parlak bir yıldız olmak dururken gecede uykuya dalmış güneş olmayı istememelisin. “Olduğun gibi görün; göründüğün gibi ol” sözünü hayat felsefesi diye anlatırken, sokaklarda sana ve benliğine ait olmayan maskelerle dolaşmamalısın. Sevgi üzerine bu kadar fazla cümleler kurgulamışken, kendi hayatını bile sevmeyen çelişkili insanlardan olmamalısın. İnandığın dinin “Oku” emrini bilmişken ve ilk duyduğunda hayretle irkilmişken kitaplardan uzak durmamalısın. Elin kaleme, düşüncelerin kelimelere tutundukça yazmaktan asla vazgeçmemelisin. Beklemekten nefret ederken, bekleten olmayı seçmemelisin. Bedeli ne olursa olsun ‘Özgür olmak’ dururken hayatını birilerinin yönlendirmesine kesinlikle izin vermemelisin. Bir şeyleri düzletme kaygısını taşıyabilecek kadar bilgi ve tecrübeye sahipken, boş vermek kadar anlamsız olan yanlış bir yolu seçmemelisin. Hoşgörülü olmak dururken, tahammülsüz olmayı kendine yakıştırmamalısın. Kendinle, hayatınla ve yaşadığın dünyayla olan barışıklığın seni mutlu edecekken, karamsarlıktan yana tavırlar takınıp da, mutsuzluk şarkıları fısıldamamalısın. Gönül zenginliği kanaatsizliğini doyuracakken, açgözlü olmayı seçmemelisin. Perdelerini serin esen bir rüzgârın havalandırdığı pencerelerden yıldızları seyretmekten mutluluk duyacakken, gecelerin karanlığından nefret etmemelisin. Dünya anlamayan, konuşacak sözü olmayan, haddini ve kendini bilmeyen bunca ağırlığı çekerken anlaşılmaz olup ta dünyanın yükünü artıracak davranışlar sergilememelisin. Kötü günde dostlarının yanında olman gerekirken, “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” nemelazımcılığını kabullenmemelisin. Sessizliğin sesi varken, gürültülerin kulakları tırmalayan seslerinden mutlaka kaçmalısın. Bugünün içinde anlamlı yaşamak dururken, yarının kaygılarıyla bugününü de mahvetmemelisin. Umutlarını her mevsimde yeniden yeşertmek varken, umutsuzluğa teslim olamamalısın. Yürümeyi öğrenmeden koşmayı düşünmemelisin. Hayatın gerçeğe yakın pencereleri dururken, hayallerle avunmamalısın. Umursamanın umut olduğunu düşündüğünden beri, umursamaz tavırlar takınmamalısın. Her gün yeni bir şeyler öğrenmen gerekirken bildiklerinle yetinmemelisin. Renklerin mavisini seviyorsun diye siyahlardan nefret etmemelisin. Ölümden bu kadar korkarken, korkusuz olduğunu söyleyen aptal cesurlardan olmamalısın. Hayatının her anında sürpriz gelişmeler yaşanırken hayretin ifadesi ünlemlerden nefret etmemelisin. Çocukluğunu hiç sevememişken, geçmişe dönmek istememelisin. Yağmurda ıslanmak dururken, duygularını kuraklaştırıp yağmursuz kalmayı istememelisin. Seherlerde dua etmek dururken, güneşten sonra uyanmayı istememelisin. Bize, bizden daha yakın olan Rabbimiz varken, “Yalnızım” nankörlüğüne gitmemelisin. Hayatımıza yön veren inancımız varken, inançsız kalıp ateşlere atılanlardan olmamalısın.

Sevgili ben, kim ki sana, yaşadığın ânâ isyan etmeni öğütleyen, şükrünü unutturan anlamsız masallar anlatıyor, sonrada cümlelerine serpiştirdiği zehirli harflerini yanına alıp hayatın ateşlere götüren yollarında yürümeye devam ediyorsa, bu kaybolmuş kişiden biran önce kurtulup kendi yoluna gitmeyi sakın düşünme!. Bir insanı kurtaranın, bütün insanlığı kurtardığını öğütleyen ‘Sevgililer Sevgilisi’nin nasihatlerini, kendini bilmez insanların gereksiz cümleler doldurdukları heybelerine yükleyebilirsen, elbette ki ‘Seni öldürmeye gelen, sende hayat bulacaktır’ Sende hayat bulan…

Sevgili ben, birilerinin sana anlattıkları, ya da senin birilerine anlatacağın ve zincirlerin halkaları gibi birbirini tamamlayacak her satır, o satırlarda yer alan her cümle, o cümlelerin içindeki her kelime, o kelimelerin içindeki her harf başkalarına çok anlamsızken sana anlam, ya da sana anlamlıyken başkalarına anlamsız gelebilir. Sen duymayı bildikten sonra anlam, sen anlamı kavradıktan sonra ise yaşam seni, düştüğün her kuyudan minnetsiz kurtaracak, kurtarmakla kalmayıp çaresizliğinin üstüne karanlık bir gecenin ardından beliren billur bir güneş gibi doğacaktır.

Sevgili ben, sen okyanusları besleyen su kaynaklarından bile çok daha hızlı akan zamanın kıymetini geçmişiyle geleceğiyle elbette ki iyi kavramalısın. Ama sen en fazla yaşadığın anın değerini anlamak, anların içerisine yer alan hayatının kıymetini bilmek için doğrularını çoğaltmalısın. Çünkü ‘en değerli an, daima içerisinde bulunduğun andır’

Sevgili ben, bilmem farkında mısın? Hayatını, yazdığın her satırda, konuştuğun her cümlede, adi bir suçlu gibi yargılayıp defalar kere defalar bıkmadan sorguluyorsun. Niçin her şey apaçık ortadayken, bu kadar bilinmezliklerin peşinden koşup ilkbaharda solan bir menekşe gibi ortalarda, yapayalnız kalıyorsun? Yoksa bütün bu yaptıkların, meraktan kaynaklanan bir alışkanlık mı? Sakın unutma! Unutma ki merak, yolların dönüp dolaşıp tekrar aynı yere vardığı şeylerdir. Sana yakışan, girdiğin her sokağın sonundan aynı caddeye çıkmak, yaşadığın her gününü bir diğerinden farksız geçirmek, efendimizin buyurduğu gibi ‘İki gününü birbirinden farksız yapıp da’ söz meclislerinden dışlanmak olmamalıdır. Sen merakını giderince aynı yerde oyalanmak yerine, bir sonraki durağının rotasını belirlemek, o durakta öğrendiğin her şeyi akıl heybene doldurarak bir sonraki durağa, akıl heybene yükleyebileceğin yeni şeyler için koşarak gitmelisin. Böyle yapmak zorundasın! Gelecekte geçmişini hatırlamayı düşündüğünde veya ebedî hayata, yani bütün yollarının kesiştiği son durağa vardığında unutulmayan bütün güzel anların ve anıların önüne döküldüğünde, en çokta kendinin içinde bulunduğun ‘güzel’ unutulmayanların olmalıdır.

Sevgili ben, biliyorum, döndüğün her köşe başında bireysel kötürümlerin, seni benliğinden uzaklaştıran, ilacı bulunamamış yaşamsal hastalıkların karşına çıkmasına çok kızıyor, çaresiz kalmanın verdiği üzüntüyle kahroluyorsun. Sevgiler kere sevgilerin varken ve sana yakışan kendine gülümseyen bir sevgiyse, nefretler kere nefretin kesinlikle olmamalıdır. Hayatın boyunca sana uğramamış olan ve hiç tanımadığın öfkelerin bilmediğin bir zehir arkından gelip içtiğin suya karışarak seni aklıselim düşünemeyen bilinçsiz bir insan yapmasına izin vermemelisin.

Sevgili ben, biliyorum umutsuz olmaz! Hayatının bir gün güzel olacağını elbette ki düşünmelisin. Ama bunun hiçbir şey yapmaksızın olmayacağını kesinlikle unutmamalısın. Bedelini ödemeden kazanabileceğin bütün özgürlüklerin aslında seni birilerine esir yaptığını hiçbir zaman aklından çıkarmamalısın. Çünkü özgürlük, bedeli gerçekten çok ağır olan bir mücevherdir. Yaşadığın tüm günlerde sendelemeden, zorluklarla karşılaşmadan, sorunsuz bir gün geçirmek ve her şeyin bir gün iyi olacağını düşünmek ve bunu istemek yaşadığın ülke için şimdilik hayalden öteye geçmeyen mutlak gerçeklerdir. Sen önce sorunlarının ve sorumluluğunun olduğunu bilmek, daha sonrada nefes alıp verebildiğin sürece değiştirebileceğin ve düzeltebileceğin birçok şeyin mutlaka olduğuna inanarak hiçbir şeyi boş vermeye çalışmamalısın. Çünkü bu sorumsuz davranışın, kabuklar bağlamış yaralarının yeniden kanamasından başka hiçbir işe yaramayacaktır! Suçlu kendinken, kimi suçlamaya hakkın olabilir ki? Birilerinin, senin hayatını bütünüyle istemediğin bir şekilde yönlendirmesine izin veriyorsan ve değiştirip düzeltmek konusunda da hiçbir çaba sarf etmiyorsan hayatının susuz kalan ırmaklarının bir gün can bulacağını da bekleyemesin. Çünkü sen boş verenlerdensin. Çünkü sen, özgürlüğün bedelini ödemeyenlerdensin. Çünkü sen, boş vermenin hiçbir şey olduğunu ve hiçbir şeyin boş vermek kadar anlamsız olmadığını unutanlardansın. Belki de bu yüzden, hep unutulacaklardansın.