>> anasayfa
>> nurdal durmuş
+   kimdir
+   foto galeri

+   mektup yaz

>> eserler
+   kitap
+   şiir
+   deneme
>> multimedya
+   sesli yazılar
+   sesli söyleşiler
+   sair zamanlar
>> iletişim
+   duyurular
+   sizden gelenler
+   karalama defteri
BİR ADAMIN BİR ADIMLIK ARAYIŞI ( II )

Kalem, hangi harflerle başlasa söze. Hangi kelimelere akıtsa mürekkebini. Hangi cümleleri kurgulayıp kendini anlatsa. Kendini tanımlamak için hangi harfleri yan yana dizse. Hangi cümlenin içinde bulsa özneyi. Hangi yüklemde gizlese derdini. Birbirini tamamlayan harfler, onların oluşturduğu kelimeler, kelimelerin yan yana dizilişiyle anlam bulan cümleler…
Kalem nasıl bilebilir ki, hangi cümlenin sonuna nokta konulmayacak kadar özgür olmayı! Sahi özgürlük masalları yazmaya başlayan bütün kalemlerin yolu, niçin dönüp dolaşıp yaşamını noktaların esaretinden kurtarmaya çalışan cümlelerin mürekkebine bulanır? Bulanır da, niçin yine de en güzel kelimelerin hangi harflerin yan yana dizilişiyle meydana gelebileceği tam olarak bilinmez? Sonun nasıl olacağını harfler bile kestiremez? Niçin kelimeler ve sonlarına nokta konulan bütün cümleler özgürlük sancısı çekerler? Neden hiçbir kalem, o kalemi tutan el, kaleme çekilen mürekkep hepsi bir olur da bir masalda bütün harfleri noktasız cümlelerden oluşan özgür kelimeler kurgulayamaz? Sahi ne zaman mutlu biter bir adımlık arayışlarımız, masallarımız? Bizimkisi, ne bir aşk hikâyesi, ne de bakmaktan utanmayacağımız siyah-beyaz çocukluk fotoğraflarımızdaki masumluğumuz. Bizimkisi, bir cambaz gibi ince bir ipin üzerinde yürüyorcasına  hayatı kaygısız yaşamak. Altımızda, derinliğini tahmin edemeyeceğimiz büyüklükte kocaman bir uçurum var. Üzerinde yürüdüğümüz ipin diğer ucu, hangi kapıya bağlı, yol nerede düzlüğe çıkıyor, vuslat ne zaman, kalbimizin ritmik sıkıntıları ne zaman dinecek belli değil.

Kalp titriyor, hayat irkiliyor, aşk bir bir terk ediyor kurak yüreklerimizi. Korku, kılcal damarlarımıza kadar titretiyor bedenimizi. Yaşamak, düşme hattında sancılı bir hayat sürse de, herkese her şeyin sıkıntısından bahseden kimse, bu tehlikeli dünya oyunundan vazgeçme niyetinde değil! Zaman, aldırmaz tavrımızın kılcal damarlarından hızla akmaya devam ederken, insanlık nereye koştuğunun, neyin sırrını çözmesinin gerekli olduğunu kavrama telaşını yarınlarına erteliyor. Ölüm, hayatı rakip görmediği halde hayat kiminle yarışıyor?
Bizim, kendimiz olmak için okuduğumuz, yazdığımız, anlattığımız cümlelerimizin sayısı artmadıkça, artıp hayatımızın içinde anlam bulmadıkça, yürüdüğümüz iplerden düşme riskimiz de o kadar artacaktır.

“Zamanın, bütün tedirginliklerimi, korkularımı ve sıkıntılarımı emen bir süngere dönüşmesini istiyorum” Ben buna, içimdeki yırtınışları susturma telâşesi diyorum. Acemi bir kâtibin elinde harflerini kaybetmekten korkan kelimeler kadar kaygılıyım. Dizili oldukları ipleri kopan tespih taneleri kadar etrafa saçılmadan, beş vakitte, beş kere yeniden dirilmeliyim.
Allah'ım, ellerimi sakın bırakma! Derinliğini tahmin edemeyeceğim uçurumlara düşmekten beni koru! Sonra beni, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça sabır ver!

Gecenin bilmem kaçıncı saati. Bir yıldız sarıyor ufkumu, bir ay doluyor odama. Bir zifiri karanlık. Duvarda, arkasında tren resmi olan baba yadigârı alaturka bir saat asılı... Teknoloji, onu benim gözümde daha da sevimli kıldı. Sanki beni ve zamanı anlamlı kılan her şeyden tam kopacakken yelkovanıyla sarmalıyor beni, akrebiyle kıskacına alıyor. Geceden ve karanlığından sıyırıyor beni...Bilmem bunun tarifi nasıl yapılır ama o, benim başımı yaslayıp şefkat aradığım annem kadar huzur verici. O, benim hayata bulaşmadan önceki masumluğum kadar çocuksu. O, benim ilk aşkım kadar kalbimde yer edinen. O, benim en yakın dostum kadar sadık. O, benim ömrünün sonuna merdiven dayamış bir ihtiyarla yaptığım ve kendimi bulduğum çay sohbetleri kadar sevgi dolu ve bana yakın. Cana yakın. O, benim sırtımı yaslayıp gölgelendiğim asırlık çınar kadar sağlam ve gösterişli.

Bu koca şehir, hayatlarının karnına basıp canlarının acıdığını söyleyen hiçbir insanın sesini duymadı! Benim de! Her gün batımında, sağır karanlıklar kapımızı yokluyor. Gece üstümüze üstümüze geliyor. Sanki hayat, gecenin kuşatması altında yaşanıyor. Aydınlık günler için, görüldüğü yerde vurulacak emri çıkartılmış. Hayatımı, değirmene dönüşen zamanın öğütmesine karşı hiçbir savunmam yok.

Sevgili gül, işte yine gülümsüyorsun. Bahar seninle gülümsüyor. Sevgi seninle gülümsüyor. Aşk seninle… Sevgili gül, senin allığını, morluğunu, beyazlığını, sarılığını baharlardan, gülümsediğin bahçelerden kopartıp, varlığını aşk yürüyüşüne dönüştürmek isterdim... Tebessümlerini, bilinmez diyarların karanlık zindanlarına sürgüne göndermiş  insanların vicdanlarında senden kalma kokular, gülümsemeler olmasını isterdim... Kıraç gönüllerin, kurak bahçelerinde bir rahmet edasıyla, inadına rengârenk açmanı… Tomurcuklarının, dünyaya rayihalarını yaymasını isterdim... Rüzgârların, gittikleri her yere senden kokular götürmesini… Gülümsemelerini isterdim insanların... Sevmelerini, sevdikçe sevgiyi çoğaltmalarını… İnsanların bilmesini isterdim, senin, sevgililer sevgilisinden kokular getirdiğini dünyaya... Dünyanın O'na gerçekten çok ihtiyacı olduğunu... Anlamasını isterdim insanların, aslında sendeki güzelliğin, O'nun güzelliği olduğunu.. Ve yeniden sevmesini isterdim insanların… Âşık olmasını… Aşkı çoğaltmasını...