>> anasayfa
>> nurdal durmuş
+   kimdir
+   foto galeri

+   mektup yaz

>> eserler
+   kitap
+   şiir
+   deneme
>> multimedya
+   sesli yazılar
+   sesli söyleşiler
+   sair zamanlar
>> iletişim
+   duyurular
+   sizden gelenler
+   karalama defteri
BİR ADAMIN BİR ADIMLIK ARAYIŞI ( I )

Şehre sabah düşüyor; ben sabaha düşüyorum, üşüyorum. Sırtımda dünya, önümde nerede biteceğini bilmediğim uzun-kısa belirsiz bir yol var. Güneşin üşüttüğü sabahlardan bir sabah işte. Güne düşen adımlarımla başlıyorum yine şehrin, hayatın, insanın ve aşkın anatomisini yazmaya. İnsanlardan bir insan olarak, en çok da kendi yazgımı yaşamaya. Önce beton binaların gölgesinde, yorgun geceden sabaha düşen mahmurluğumla güneşi selâmlıyorum. Sonra, çiğnenmemiş güne adımlarımla ilişiyorum. Bir ben olup düşüyorum yollara, bin umut olmak niyetiyle. Benim yitiğimin adı aşk! Ya seninkinin?
7 Eylül Cuma (Acıbadem) (Sevgili F'ye)
Aramak, bulmak değilse de, bulmak için aramak ilk şarttır diye düşünüyorum. Yol almanın, yolun sonuna varmak olmadığını bildiğim gibi, aramanın da bulmak olmadığını kabulleniyorum. Elbette ki kolay olmuyor aranılana kavuşmak, kucaklaşmak. Aranılan da, hayatta bedel istiyor her şey gibi. Aranılanın bedeli, kavuşurum ümidiyle çileli yollarda sabırla yürümek, hayatın bedeliyse bitmez sandığımız zamanın bitiremediği yanılgımız!
Asıl bedelse, sonsuz hayatın terazisinde belirlenecek ateş ya da bahçe! Bugün aradığı(n)mız her şeyin etrafı zorluk denilen gerçekle çevrili. Yolumuz biraz daha uzadı dostum, bedeli bir kat daha ağırlaştı. Sabret ve kaybetme korkusuyla kanasın yüreğin! Sabret, az kaldı, inandık ikimiz de başaracaksın. (Başardın da. Ağladın sevinçten, güldüm!)
9 Eylül Pazar (B.Çamlıca)
Aşkı bulmak için onun önünde ne varsa bulandırmak, sonra da bulanıklığı arındırmak gerekir. Bulanlar, mutlaka arayanlardır. Ben, sabahları adımlamaya devam ediyorum yitik sevdalarımı bulmak ümidiyle. Yeni değil elbet yolculuğum. Bu uzun kısa belirsiz yoldaki yürüyüşlerim, herkesin güldüğü, ama benim ağladığım ilk gün başlamıştı. Henüz bitmedi yol. Şimdilik aşk benim için, Anka'nın Kafdağı'na uçurduğu gizli hazine! Yolun sonuna ne kaldı bilinmez ama umarım son nokta sonsuzluğa açılan en güzel kapı olur.
10 Eylül Pazartesi
İş kavgalarının aşkı unutturduğu, kalpleri yaraladığı şehre gün zalim düşüyordu. Girdiğim tüm sokaklarda ‘çıkmaz’ yazıyor; kâğıdıma düşen her cümlenin sonu, ‘nefret varsa bulamazsınla bitiyordu. Her nasırlı elle sitem etsem de güne düşen ilk saatlere, yine de bir işsizin acısıyla düşüyorum, kaygısıyla üşüyorum, bakışlarında yitiyorum. Anladım ki şehrin kabahati yok. Herkes bencil! Kimse paylaşmayı bilmiyor. ‘O’ bunu emretmedi. Ey umudumun şehri, güzel insanlar dolmadan sokaklarına, güzel günler bekleme!
12 Eylül Çarşamba (Sair Zamanlar)
Aradan yirmi üç yıl geçti; bugünkü düşündüklerim de taşıdıklarımdan yine ağır basıyor. Dün, bencilliğim yüzünden kimselere haber vermeden çıkardım her sabah yola. Kendimden ve herkesten sözlerimizi esirgerdim. Sesim susardı, ses susardı günün ilk satırlarında. Bugün... Günde kimseye (kime?) gözükmek niyetinde değilim. Aşkın nefretinden korkuyorum. Delicesine koşuşturmamın, aşka düşen payının nefret olması gerçeği ürkütüyor beni. Yolun nereye çıkacağını bildiğim halde, yolda hakkıyla yürüyememek endişesi ürkütüyor beni. Güne O’nun adıyla başladım ya ‘ümidim ve hayalim’ ötelerin ötesinde (değil). Aldırma, sen aldırma bir adım daha at!
14 Eylül Cuma (Sevgili H’ye)
Gelemedim, kızma ne olur! Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum. Onu bulana kadar bu kalabalık sokaklarda, payıma sessizliğin düştüğüne inanıyorum. Sen de inan.
15 Eylül Cumartesi (Kızkulesi)
Sus ve aldırma sen devam et yoluna. “Eğer inanıyorsanız üstün gelecek olan sizlersiniz” çağrısı, yüreğime umut olup düşüyor. Ben üşüyorum. Biz düşünüyoruz. Ben düşüyorum, biz üşüyoruz. Sonra, saatler dakikalara, dakikalar saniyelere ve saniyeler saliselere bölünüyor. Koştur denizin rengi, koştur çığlığında kaybolduğum martı! Yakalayabilir misin geçen anları? Beyhudeyse aşkın, çaban boşa. Hayat boşuna vurmuyor. Geç kalmadan O'na yönel!
16 Eylül Pazar (Üsküdar)
Bir dostuma “Seneler geçti, hâlâ aşk kapımızda Yûsuf’ça durmuyor. Yunusça sarmıyor her yanımızı, en iyisi mi son noktadan önce, aşkın ayrılığına son vermek lazım'' diyorum. Hemen senaryoyu yazıyor:
“Aşk burada mı esir, onunla görüşebilir miyim?”
“O hücrede kalıyor; hem bugün, görüş günü değil, görüşmen imkânsız!”
“Ne zaman görebilirim onu?”
“Benim adım nefret, bencillik ve ben olduğum sürece asla!”
Sessizlik sarmalı her yanı, sarmalı sessizlik! Aşka ihanet eden adamların sözleri susmalı! Bütün şehirlerin sabahına kaygısız aşklar düşmeli! Aşkın önünde duran ne varsa itilmeli boşluklara. Yağmur sonrası güneş kuraklığa doğmalı! Yedi rengin tüm tonları O'na olan aşkın şükrü olmalı! Olmalı, çünkü bulmalı tohum filizleneceği toprağı! Bulmalı ki aşk yetişmeli kurak yüreklere! Bulandırmamalı insanlık aşkını! Önüne nefret geçen her sevdadan hesap sormalı adamlık! Aşk, adına leke bulaşmamış, ihanetin koynuna girmemiş olmalı! Sol tarafındaki cevherin pompaladığı her damla kanın içinde hissedilmeli! Hissedilen sel olup taşmalı, yıkmalı nefretten bentleri! Hayatta, adına hiçlik denilen ne varsa, aşk onun üstünden geçmeli! Onu bulamalı kendisine ve arındırmalı bulanıklığı. Yanılgı saatlerinde başıma ne gelecekse, onun yüzünden gelmeli. Ve aşk Mecnunca değil Yunusça olmalı! Züleyha'nın yanılgısı değil, Yusuf’un iffeti olmalı! Aşkın yolu Mevla’yı bulmalı!

Seyfullah KARTAL’ın ‘SIR’ isimli şiir kaseti var elimde. Çarpıcı bir cümle düşüyor arayışıma ''…ve aşk, ateşten bir denizi mumdan bir kayıkla geçmektir” “İşte bedel bu” diyorum. Bedel bu işte! Sanırım herkes bedelsiz aşklar arıyor. Yanılıyor! Her-kes onu yanlış yerlerde mi arıyor! 'O' yan(ı)lışları da görüyor.

Aşkı Yaradan’a hamt olsun. Aşkı, bulmayan yürekler ihanetlerine yansın! Utansın söz utansın! Aşkını nefrete teslim eden insan utansın! Aşkın notasını bilmeyen bestekâr, onu karanlığa esir eden yargıç utansın! Şiirini aşkla bitirmeyen şair, beyaz kâğıtlara aşktan yana ucuz satırlar düşen yazar utansın! Utansın, aşka yol göstermeyen bilgelik utansın! Aşka ihanet eden kalem, aşkını hiçliğe satan âşık utansın! Utansın, aşkını kalbine yazmayan herkes utansın! Onu konuşmayan diller utansın! Ona ulaşmayan yollar utansın! Aşktan aşkı gizleyen benlik utansın! Nefretin sahipleri hepiniz utanın, güneşi gölgeleyen sahtekârlığınız utansın! Benden yana ne varsa aşka nefret damıtan, her şeyiyle utansın, nefret bulsun onu da!
Ve sen, sen utan yürekleri kanatan, Mecnunları ağlatan Leyla! Ben bildim ki senin aşkın sahte O’nunkiyse gerçektir!

Kâğıt, kalemin vefasızlığına uğradı. Yürekti bana ihanet eden. “Ey aşkı bulan siyah günlerin aydın çocuğu, aşkı nefrette bulan beni, yüreğinde taşıyan hasretin sahibi. Bana sana ulaşacağım en kısa yolu göster!”
Bir adamın, bir adımlık arayışı burada bitmedi ama şimdilik gitmeliyim...
Hoşça kal dostum! Aşk, hepimizin arayan yüreğine!