Sahne Monna Rosa’nın Değil Sezai Karakoç’undur

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem 8 Yorum »

Bu satırları yağmurlu bir pazar akşamı yazıyorum.
Monna Rosa tartışmalarından sonra bir kere daha büyük mütefekkir Sezai Karakoç’un hayatını konu alan “Gün Doğmadan” belgeselini izlemekteyim.

Belgesele odaklanmalı ve Sezai Karakoç’u bir kez daha keşfe çıkmalıyım. Zorluklarla, yoksullukla ve yoksunlukla mücadele içinde inşa edilmiş bir hayatın kısır tartışmalarla öldürülmesine izin vermemeye kararlıyım.

“Gün Doğmadan” belgeselini yağmurlu bir pazar akşamı izleyince nedense Sezai Karakoç’u yağmura benzettim.

Sonra umut…
Islanmayı becerebilirsek, sağanak sağanak Sezai Karakoç dolacak ufuklarımıza. Diriliş ruhu yağacak kurak bedenlerimize, ruhlarımıza.
İlk sahne.

Modern hayatın nasıl mutsuz ruhlar türettiğine vurgu yapılıyor belgeselin ilk sahnesinde. “The Moody Blues’un Melancholy Man isimli şarkısı eşliğinde beton binaların ve asfalt yolların çocuklarının çaresizliğini anlatan ve hiçliğin ortasında kalmış büyük bir insan… Çaresizlik batağında medeniyet… Özünden kopuk, koca bir geçmişi Batı’nın fermanlarına teslim etmiş toplum; ruhuna ilmek geçirilmiş idamlık inanç…

Çocuk, Muhammed Sezai olarak II. Dünya Savaşı’nın ortasında doğuyor, nüfus müdürlüğünde adı yanlışlıkla Ahmet Sezai olarak kayıtlara geçiyor. Parasız yatılı okulunda ekmeğin karneyle alındığı, siyasi çalkantıların, darbelerin, ülkenin sokaklarında tank yürütülen kara günlerin ortasında büyüyor. Sezai Karakoç oluyor sonra. Acıyla yoğruluyor, inançla pişiyor, insanlık adına duaya duruyor, şiir yazıyor, fikir üretiyor, kanını mürekkep yapıp kalem oynatıyor. Çocuk yavaş yavaş ölüyor…

Bin yıldır giydiği şapkası devrim kanunlarının makasıyla ikiye bölünüyor. Annelerin gözü yollarda; “Sağ salim eve dönsün!” duaları ile bekleyişlerle ömür çürütüyorlar. Babaları sokak ortasında öldürülen bütün çocukların kardeşi oluyor Sezai.

Kazandığı okulun çileli yollarını “Büyük Doğu” okuyarak arşınlıyor. Yatılı okuyup parasız büyüyor. İlahiyat okumak isterken burslu olduğu için Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini tercih ediyor. İkinci yeninin en önemli şairlerinden Cemal Süreyya’yla sıkı arkadaşlık kuruyor. Ona, evleri balkonsuz yapan mimarların ellerini öptüğü mektuplar yazıyor. Samanyolu’nda vebaya bulaşıp, Hızır’la 40 saat geçiriyor. Dergilere müstear isimle şiir yolluyor, Necip Fazıl’la tanışıyor. Necip Fazıl öldüğünde içinin yangınını Boğaz’ın dalgalarında soğutuyor. Çocuk büyüyor, adam oluyor. Müfettiş oluyor çocuk.
Anadolu’yu dolaşıyor, tren yolculuğunda yanında oturan tanımadığı birinden abisinin cenazesinin kaldırdığını öğreniyor. Gözyaşlarını trenin kül rengi vagonlarına akıtıyor.

24 Yaşında annesini kaybediyor çocuk. Otuzunda babasını. Yangın büyüyor.
Savaşlar, işgaller, darbeler, Modernizm, Batılılaşma, yozlaşma, ümmet bilincinin kaybolması, İslam toplumlarının acılara gark oluşu içini yanardağ gibi eritiyor çocuğun.
Yangın kül olsun istiyor çocuk. Gül olsun, gün doğsun istiyor.

Ümmete koşuyor, insanlığa, yıkılmış bentlere, şehirlere, kalplere koşuyor.
Dirilmeye, diriltmeye, dirilişe gün doğumlarına, dağlara koşuyor…
Çocuk içinden çıkamıyor, içinden çıkılmaz dünyanın çarklarına çomak sokup duruyor. Yargılanıyor, yılmıyor. Parasız kalıyor, umursamıyor.

*
Sezai Karakoç’un hayatının sadece kıyısına bulaşmış bir insan olarak bile, o koca hayatın hangi yanına el atsam acının çürümüşlüğünü avuçluyor, bir şairin cesaretiyle irkiliyorum.

Hangi şiirini dinlesem dirilişin rüyasını görüyorum. Aşkın sonsuzluğunu. Leyla’nın masumiyetini.
Sezai Karakoç’un hangi dağına çıksam Peygamber’in Hira’sına giriyorum. Hangi semtine uğrasam birlik için ömür tüketmiş bir dervişle karşılaşıyorum. Hangi şehrine varsam boy vermiş bir çınarın gölgesinde soluklanıyorum.

En umutsuz, en parasız, her şeyin en berbat olduğu günlerde bile edebiyat, şiir ve toplum şekillendirme için verilen mücadelelerin nasıl başarıldığına tanıklık ediyorum.

Şimdi ben oturduğum yerden bu satırları yazarken; elinde siyah bir çanta, eski bir ceket ve kalın gözlükleriyle Cağaloğlu sokaklarında, kalabalıkların arasında koca bir ulusun en önemli toplum mimarlarından birinin beton binaların arasında nasıl heybetli durduğuna şahit oluyorum.

Emek, azim ve inanç hamurundan yoğrulan bir çocuğun, İslam medeniyetinin yok oluştan yeniden doğuşuna, nasıl toparlanılacağına dair mücadelesinin mahsulü koca hayatını önüme serip hiçliğimin farkına varıyorum.

Ya bu satırları bitirdiğimde?
Ya yağmur dindiğinde…

Eve, sokağa, trafiğe, işlerimize, rütbelerimize, köşelerimize, balkonlu evlerimize döndüğümüzde rahat ölebilecek kadar hamurumuza Karakoç damıtmış olabilecek miyiz?

“Siz sınırların birleşmesinden bahsediyorsunuz, fakat Suriye, Hatay üzerinde hak iddia ediyor.” diyen bir öğrenciye, “Evet, Hatay Suriye’nindir. Hatta Ankara ve Konya’da Suriye’nindir. Nasıl Şam, Bağdat bizimse…” cevabını veren bir mütefekkirin sınırsız müslüman çoğrafya hayâline nasıl kalın sınırlar çizdiğimizi kendimize nasıl izah edeceğiz?

Şimdi biz; etinden kemiğinden koca bir medeniyet inşa etmek için ömrünü adamış, bilerek ya da bilmeyerek binlerce insanın hamuruna maya olmuş büyük bir düşünce adamından, tefekkürün kalesinden içine masum leylası’nı gömerek kendini topluma adamış bir bahsediyoruz öyle mi?

*

Belgesel bitti, aklımda türlü sorularla Mona Roza.
Âh Monna Rosa, Türk şiirinin en görkemli “imkânsız aşk” şiiri…
Âh Monna Rosa, yokluğuyla varlığını koruyan giz.
Şimdi neden sahneye çıktın?

İçimizdeki derin saygıyı, muhabbeti; gizemini neden öldürdün?
Cemal Süreya’nın “Elinde bir kitapla görmedim. Şiirmiş, yazınmış, sanatmış, o taraklarda bezi yoktu.” dediği gerçek Monna Rosa’yla neden tanıştırdın bizi?

Oysa biz seni “Monna Rosa” şiirini yazarak aşkını noktalayıp yüreğindeki mezara gömen Sezai Karakoç hatırına çok sevmiştik.

Sonuçta hepimiz bu sırrın yarısını bilirdik ve o sırrın diğer yarısını aklımızda, kalbimizde tamamlardık. Monna Rosa’yı gördük, duyduk ve sırrın tamamına vakıf olduk. Aklımızda ve kalbimizde tamamladığımız o büyülü gizi yok oldu!

İyisi mi hep birlikte boş verelim Mona Roza’yı.
Hayat Sahnesinde Monna Rosa değil hep Sezai Karakoç vardır!

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Canı Sıkılanlarla Hayatın Seyrine Yolculuk.

on5yirmi5.com yazıları, Sair zamanlar [Radyo], Sosyoloji Yorum Yok »

Ömer Lekesiz - Nurdal Durmuş

Söylenenin değil, söyleyenin gündem belirlediği bir ülkede kimse ciddiye alınacak kadar önemli söz söyleyemez! Bu durum günümüz Türkiye’sinin en temel sorunlarının başında gelmektedir.

Zira popüler kültür denilen (“popüler” ve “kültür” kelimeleri yan yana şık durmaz.) bu yozluk en mahrem alanlarımızı işgal etmiş, en değerlilerimizi ayağa düşürmüş, cümlelerimizi kirletmiş, periferisine sığınıp huzur bulacağımız bir liman bırakmamıştır. Ortalık durulsun, iki kelam edelim diye bekledikçe masumiyetin şiirinden, kan emicilerin kötü bir romanına dönen ‘Mona Roza’nın bile bizim mahallenin en temel sorunu olarak gündemin başköşesine oturduğunu görürüz. Bizim mahallede sizin bilmediğinizi acayip riyakârlıklar vardır. Çünkü bu mahalleye çöreklenen yeni bir sosyal sınıf; edebiyatı, sanatı, kültürü gruplara ayırmış, ne kadar iyi söz söylediğinize değil, söyleyenin kim olduğuna bakarak; olayları anlam değeriyle değil, şekil yönünden irdelemeye başlamıştır. Canı sıkılanlara; adam kayırmanın, birilerinin adamı olmanın rütbesiyle varlıklarını sürdürebilecekleri bu yağma biçiminin ya parçası olmak ya da yok olmak arasında bir tercih hakkı sunulmuştur.

Radyolarda, dergilerde, TV ekranlarında görüp gözünüzde büyüttüğünüz bu adamların gerçek hayatlarına azıcık bulaşsanız, hayal kırıklıklarından müteşekkil bir bön bilgelik kuşandıklarını ve aldatıldığınızı hemen hissedersiniz. Öyle ki bu ortam sürekli slogan atarak her şeyi bildiğini iddia edenlerin, sorun çıkartıp adam harcadığı bir savaş meydanından başka bir şey değildir. Evet, bu durum samimi olarak “değer” üretmek isteyen insanların canını sıkar. Onlar da canları sıkıldıkça dergi, gazete, kitap çıkartıp bu dayanılmaz can sıkıntısından kurtulmaya çalışırlar.

Canı sıkılanların maddi ve manevi büyük sıkıntılara rağmen direniş göstererek ürettikleri değerler, ‘bugün hâlâ umudum var’ diyebileceğimiz bir toplumu bütün eksikliklerine rağmen ayakta tutmaya devam etmektedir.

Canı sıkılmayanlar ise, At Pazarı kafelerinde nargile dumanıyla edebiyatın, hayatın, sanatın ve kültürün canını çıkartmaya ve canı sıkılanlarla ‘kendi küçük dünyaları’nda akıllarınca ciddiye alındıklarını düşünerek anlamsız bilgelik savaşları yapmaya devam etmektedirler.

Bu yeni sınıf; tesettürün, edebiyatın, sanatın, hayatın içini boşaltıp bütün değerleri sıradanlaştırarak ahlâkî kurallara meydan okudukça ‘rahatsız’ların can sıkıntılarını da şiddetlendirmektedirler. Yine de bizim mahallenin en aklı başında adamlarının ‘canı sıkılan bu deliler’ olduğunu söyleyebilirim.
Evet, can sıkıntıları hiç geçmez, hep yenilirler, ama olsun!

Her şeyin suyunu çıkartmaktansa edebiyatla, sanatla, düşünceyle hayata anlam katmak daha aklı başında bir eylemdir.

Her dakikanın son dakika olduğu bu ülkede “büyük rahatsızlar” diyebileceğimiz güzel insanların canı sıkılmayan, büyük biraderler tarafından tepeden tırnağa süzülerek küçümsenmesini önemsemeden büyük işler yapan adamları ve kurumları vardır.

Sözün erdemine inanan, hâlâ ‘söyleyecek sözümüz’ olduğuna inanan insanlar ve kurumlar.
Anadolu’yu görmezden gelerek İstanbul’dan, Mardin’deki, Van’daki, Artvin’deki insanlara köprü trafiğini anlatan medyanın önemsemediği, dikkate almadığı insanlara da el uzatan, onları da bu okyanusun içine katma mücadelesi veren ben değil, bizi korumaya azmetmiş insanlar ve kurumlar.
Anadolu’da çıkan edebiyat dergilerimiz böyledir. Twitter’da büyük büyük adamların beylik laflar ettiği, gündem belirlediği palavrasından bağımsız kendi hayallerinin başrolünde harflerden söz dizmeye uğraşırlar.

Kimse onları görmez ama olsun!
Evet, buna örnek olarak; birçok açılmış-kapanmış gazete, bin bir türlü zorluklara rağmen yayın hayatına devam etme çabasındaki dergiler ve internet siteleri sayılabilir.

Peki, ya radyolar…
Radyolarımızın hayatımıza kattığı değerin farkında mıyız?
Radyo her zaman, her yerde, her ortamda kolay ulaşılan bir iletişim metodu olduğundan ciddiye alınması gereken çok önemli bir araçtır. Farkında olmasak bile gerçekten “mikrofonun elleri vardır ve kalplere uzanır.”

Bu radyolardan biri de Kasım ayından beri yaklaşık iki yıl ara verdiğim “Sair Zamanlar” isimli radyo programıma tekrar başladığım Seyr FM’dir.

Seyr FM seslerden bir ses değil, bütün anlamsız sesleri susturan bir çığlık olmak için büyük çaba harcayan önemli bir steril alan. Genel Yayın Yönetmeni Mahmut Bıyıklı’nın bu çığlığın her gün daha çok büyüyerek anlama dönüşmesi için çaba harcayan, büyük rahatsızlardan biri olduğunu söylemek mümkün. Yardımcısı Hasan Hafif ve teknik ekibiyle Bıyıklı ne yaptığını bilen ve bu büyük hazinenin farkında biri. Ekibiyle gecesini gündüzüne katarak bir okul gördüğü radyoyu köklü medeniyetimizin en önemli kalesi görerek korumaya, büyütmeye ve ‘hiç’ olmasın diye çabalamaya devam eden güzel bir insan.

Her kavramın içinin boşaltıldığı, anlamının değiştirildiği, sıradanlaştığı bir dünyada Seyr FM gibi öze dönüş çağrıları yapan ve esasında program yapanların her cümlede kaygı taşıdığı bir radyonun mensubu olduğum için kendisine minnettarım.

Benim için Seyr FM’in değerli olmasının bir başka nedenin de bu camiayla daha önce bir tanışıklığımın olmamasına rağmen, radyoda program yapmak için davet almamdır. Birilerinin kardeşi ya da adamı olmadan bu daveti almamın, aslında bir daha başlamama kararı aldığım radyoculuk kariyerime yeniden dönmemde büyük etkisi vardır.

Zira daha önce Milli Gazete’de yayınlanan bir söyleşimde “Hangi radyoya döneceksiniz?” sorusuna “Ben kimseye buradayım demem. Kendimi buldurmayı sevmem. Neyi, niçin feda etmem gerektiğini önemserim. Gururdan kalelerim yok ama bir yerde olmak için kişiliksiz bir zeminde durmayı hazmedemem. İsteyen varsa beni bulmalı.” diyerek durumu özetlemiştim.

Seyr FM radyoculuğu insanları meydanlara toplayıp mikrofondan kentin ölü ruhlarına ‘Uyanın!’ diye bağıran bir iç ses gibi algılayan programcıların olduğu bir radyo. Mikrofonun bir nevi kalem olduğunu, kitap olduğunu; gül dikmeyi de, silah kuşanmayı da, ölmeyi de, yaşamayı da, yazmayı da, bildiklerinizi unutturmayı da öğreten bir dost ya da düşman olabileceğinin farkında olan insanların program yaptığı çok değerli bir radyo.

Gün boyunca edebiyattan sanata, politikadan ekonomiye, İslam coğrafyasından aile eğitimine, güzel sanatlardan topluma, Anadolu’dan kentleşmeye, tarihten günümüze, kentsel dönüşümden moderniteye kadar her alanda sözün değerine inanan, konuk ve programcılarıyla insanı ve hayatı onaran, hürmete değer sözler üreten bir radyo.

Bu nedenle yeniden başladığım Seyr FM’deki “Sair Zamanlar” programında sizlerle tanımadan kardeş olmak, menfaatsiz dost olabilmek güzel şey.
Aynada içini görenler ve aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha çok huzur bulmak, daha çok öze dönmek güzel şey.

Seyr FM “Allah, bana ne der!” duyarlılığında program yapan, sorumlu ve ötekileştirmeden sahiplenen, vicdanlı bir mikrofon.

Bu nedenle Seyr FM’de sizlerle birlikte şiir okumak, kitap okumak, ayet okumak, şarkı söylemek, ıslık çalmak, kırmak, kırılmak, umursanmak, umursamak, şükretmek güzel şey…

Bir dağ başında yaktığımız ateşin başında toplanıp beraber aydınlanmaya, durgun suya bir çakıl taşı atıp istediğimiz dalgalanmayı bulana kadar canımızı sıkmaya devam edelim!
Canı sıkılmayanların cümleleri yerlere düşürmesine ve kirletmesine izin vermeyelim!

Küçük birkaç not düşelim:
-Sair Zamanlar (Başka/Öteki Zamanlar Anlamını Taşır)
-Sair Zamanlar programı Her Pazartesi 22.00’de canlı olarak mikrofonu açar.
-Sair Zamanlar Program Arşivleri için: http://seyrfm.com/seyr/program-arsivi/245-sair-zamanlar
-Seyr FM’i dinlemek, programlar ve programcılar hakkında geniş bilgiye sahip olmak için http://www.seyrfm.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Nurdal Durmuş
Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

günlükten!

Denemeler & Günlükler 2 Yorum »

bugün hayatımda önemli sayılabilecek yeni bir şey yok!
ofise geldim ve bir bardak çay eşliğinde sting’in “shape of my heart” şarkısını dinliyorum.
cumartesi çalışmalarından nefret ediyorum.
uzun zamandır sinemaya gitmedim.
bilgelik taslamak için okuduğum kitapları da yazmayacağım.
ama en sevdiğim kitaplardan birinin xupéry’nin küçük prens’i olduğunu söyleyebilirim.
evet okudum adamım!
doğu-batı, ünlü ünsüz binlerce kitap okudum.
roman, felsefe, eleştiri, sosyoloji, inceleme ve akademik makale…
ne yapayım?
hiçbiri “küçük prens” kadar sevimli gelmedi bana.
evet en iyi kitaplar bilmediğimizi öğretenlerdir belki…
ama bilirsin öğrenmek ayrı şey, sevmek ayrı şeydir!
ben sevdim, çok sevdim…
hepsi bu!
21/01/2012 Nurdal Durmuş
Twitter: @nurdaldurmus
Facebook:@nurdaldurmus

Bu Kadar Övgü Yetmezse Size Aşk İlan Edeceğim Bay Wilson Bentley!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 12 Yorum »

I.
Poljuscka Poşye’ isimli bir Çingene şarkısı çalıyor.
Şairler, “Kış, şiirsel bir mevsimdir.” diyorlar. Peki, aklım bomboşken bu şiirsel mevsimin ilham perileri bana ne yazmam gerektiğini hatırlatacak mı? Haber bültenleri fırtınayı, karı, buzu yüklenip kapımıza gelen kışın kentleri nasıl esir aldığını anlatıyor. Kimse evinden çıkmasın diye anonslar geçiliyor. Nükleer savaş ilan edilmiş gibi konuşuyor spiker. Hep eve davet var. Bir deli çıksa, “Herkes sokağa, kartopu oynamaya çıksın!” emri verse ne güzel olurdu. Baudelaire’in deyişiyle “ev”in içtenliğini artırıyor kış. Baudelaire soruyor: “Güzel bir konut kışın şiirselliğini daha da artırmaz mı?”

Bilmiyorum Baudelaire! Konutlarımız eskisi gibi güzel değil. Senden sonra epeyce modernleştik. Kartpostallarda gördüğümüz ve senin tarif ettiğin çatısından buzlar asılmış ahşap ev falan kalmadı artık. Dolayısıyla, kışın şiiri sadece Gaston Bachelard’a göre değil, bana göre de “Her şeyin farklılaştığı, çoğaldığı duygular! Kışın yedekte tuttuğu içtenlikler ve içtenlikle kuşandığımız incelikler” galiba. Yahya Kemal’in ‘Kar Musikileri’ şiiri uzaktan uzağa kendini söyletiyor burada: “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.”

II.
‘Nenni Nenni’ isimli bir Karadeniz müziği çalışıyor şimdi!
Alıp çocukluğuma götürüyor. Henri Bachel‘in, masal ile gerçeğin birbirine karıştığı kış gecelerine, bir çocukluk hatırasına belki de: “Gece oturmasına gelen komşularımız, ayakları karların içine gömülerek, başları da fırtınada kaybolarak evlerine dönerken bana öyle geliyordu ki, çok uzaklara, cadıların, kurtların ülkesine gidiyorlardı. İlk okuduğum masal kitaplarında olduğu gibi, arkalarından bağırmak istiyordum: Tanrı yardımcınız olsun!”
Baudelaire, içeride olan biteni görebilirse kış üzerine yeni soyutlamalar yapabilir diye geçirdim içimden. Belki okumanın evin şeklinden daha güzel bir eylem olduğunu, daha şiirsel olduğunu bile düşünebilir!
Âh beyaz mucize! Her şeye hükmünü geçiriyor, egemen olan bütün sistemleri alaşağı ediyor, fiyakalarını bozuyor. Ali Çolak’ın deyimiyle “Her şeye gücünün yettiğini, olmazları oldurduğunu iddia eden insanoğluna haddini bildiriyor. Kar, kendinde ilahi bir güç vehmetmeye başlayanlara ‘acz’ini hatırlatıyor. Ve insan, bir kere daha ‘insan’ olduğunun, ‘eksik’ olduğunun; aslında hiçbir şeye gücünün yetmediğinin farkına varıyor.” Siz siz olun kulak asmayın şu ‘Kar Türkiye’yi teslim aldı, kar yağışı yolları kapadı, kar bilmem ne kadar can aldı…’ laflarına! Bu beyaz örtü, biz Âdemoğulları için iyisinden bir eğlence, hesaba gelmez faydaları olan bir nimettir. Her kar yağışında vazifelerini yapmayarak bu zarif ve şiirli armağanı bir felakete dönüştüren devletin kurumları ve metropollerin anayollarını bile açamayan belediyeler utansın!
Kar yağınca hayat duracakmış, dursun! Sanki durmayan, işleyen bir hayatın bize mutluluk getirdiği mi var? Kar yağsın ve hayat dursun! Okullar tatil olacakmış, olsun! İşler aksayacakmış, aksasın! Çocuklar sokaklarda pür neşe, insanların yüzü güleç, hayat dingin… Daha ne istiyoruz! Şu ‘durmayan’ hayatın hangi ‘nimetleri’ bize bu güzellikleri bağışlıyor ki!
Kötü mü?

III.
Noire Desire – Le vent nous portera (Rüzgâr bizi savuracak) isimli şarkısı başlıyor.
Epeydir ciddi bir zırh gibi kuşandım bu şarkıyı.
Sıcak bir odanın buğulu camından dışarıya bakınca kış; hiçbir zamanın olmadığı kadar şiirsel. Kar, şiiri bütünleyip çoğaltmak için bulunmaz fırsatların bohçasını açıyor önümüze. Unutmak için, acıların içimizi tırmıkladığı kanayan yerlere buz koyup yaraları hafifletmek gibi iyi geliyor kış! Aşırı buzlanma tabelalarını bile beyaz örtüyle kapatıyor şiir. Beyaz örtülerini giyecek gelinlik kızlar kadar heyecanlanıyor insan. Beyaz örtüleri kefen olmuş ölüler kadar cansızlaşıyor!
“Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.” Dranas.

Wilson Bentley

Wilson Bentley


IV.
Bu kadar övgü yetmezse size aşk ilan edeceğim Bay Wilson!
Ben bir adam seviyorum diye yazacağım! Kar kadar şiir bir adam!
Dünyanın haber bültenleri karardığında, haber bültenlerinin ve belediyelerin savaş ilan ettiği bir düşmanı sevmeme neden olan bir adam!
Kardan adam!

Kendinizi aydınlık, bembeyaz bir düşün içinde bulacağınız bir adam!
Meleklerin kanadında yeryüzüne inen her kar tanesini önce sizin kalbinize konduran bir adam!
Kar taneleri erimesin diye düşüncelerinizi sıcak, kalbinizi soğuk tutacak bir adam!
Sonrası mı?
Sadece bu adamı değil, belediyenin düşman ilan ettiği kar tanelerini de seveceksiniz!
Sevgili(m) Wilson Bentley seni anlatmadan önce bana eşlik eden şarkıyı yazmalıyım; Mark Anthony – You Sang To Me;
Sevgili Wil, hatırlar mısın? Henüz on beş yaşındaydın. Seni uzaktan seyredenler elinde ki o tepsiyle ne yaptığını anlamaya çalışırlarken içine bakar, kar tanelerini değil, delirmiş bir adam görürlerdi! Senin tepside gördüğün tek gerçekse yeryüzüne ayet gibi inen kar tanelerinin her biri bir diğerinden farklı muhteşem şekilleriydi. Henüz 15 yaşındaydın. Akranların kardan adam yaparken sen yağan her kar tanesinin kendi mikroskobuna konmasını isteyecek kadar âşıktın. Gökyüzünde uçuşan milyarlarca kar tanesini, uçurtmasının peşinden koşan çocuklar gibi görebilmek, hepsini tepsisine sığdırabilmek ve her birinin resmini çekmek istiyordun. Kimsin sen hey deli çocuk!

Wilson Bentley:
Kar tanelerini ilk kez inceleyen bilim adamı. 17 yaşına girerken, bütün aile paralarını biriktirmiş ve ona 100 dolar’a bir fotoğraf makinesi almışlardı. O günler için bu fiyat küçük bir servet demekti. İki yıl boyunca Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğrafını çekmeye çalıştı. İlk fotoğrafını çektiği gün, defterine şu notu düşmüştü:15 Ocak 1885. sıcaklık 2c, rüzgârlı bir hava. Yaklaşık 13 mm boyunda kar taneleri düşüyor. İlk kar kristallerinin fotoğrafı çekildi! Wilson Bentley, bazılarının gözünde gerçek bir deli! Tarihe kar tanesi adam olarak geçen Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğraflarını çekebilen ilk insandı. Kar kristallerinin altıgen ve olağanüstü bir güzellikte resmeden ve insanlığa gösteren ilk insan! Her kar tanesinin parmak izimiz gibi birbirinden farklı şekillerde olduğunu gösteren ve kanıtlayan ilk insan.
Ömrü boyunca Bentley, kar tanelerini izlemeye devam etti. Wilson Bentley, tam kırk yıl boyunca kar tanelerini fotoğraflamayı sürdürdü. Dünyada kar taneleri hakkında en çok bilgi sahibi olan kişi olarak bilindi ve kar tanesi adam olarak meşhur oldu. Zaman zaman, yakaladığı bir kar kristalinin erimemesi için nefesini tutarak çalışan bu adam, o eski makinesiyle tam 6000 fotoğraf çekti. Altmış yaşlarındayken, kar taneleri hakkında yazdığı kitabı basıldı. Dostlarının anlattığına göre ölümünden bir hafta kadar önce çok soğuk ve karlı bir havada dışarıya çıkmış, yeryüzüne ağır ağır süzülen, bu kristal çiçeklerin resmini çekmeye devam ediyordu! Her zamanki gibi, kocaman bir fötr şapka, kalın bir palto ve siyah eldivenlerini giymişti. Bu kısa boylu ufak tefek adam, yeryüzüne düşen bütün kar tanelerinin fotoğrafını çekmek isteyebilecek kadar büyük bir yürek taşıyordu.

V.
Biz İstanbul’dayız ve iki gündür kar yağıyor. Siz, bulunduğunuz kentte belki bir haftadır kar altındasınızdır. Sizinle bulunduğunuz kasaba ya da kapalı köy yolunuzla ilgilenmeyen bir medyamız var. İstanbul’a bir kar taneciği düşmeye görsün; nükleer savaş çıkmış gibi anonslar geçilir. Televizyonların haber bültenleri, yol durum raporlarıyla açılır; sonra Meteoroloji’ye bağlanılır, kriz merkezlerinden haber alınır. İşte, işin en eğlenceli bölümü budur. Siz şehrinizdeki yoğun kar yağışı nedeniyle eve hapsolmuşsunuzdur; kasabanızın okul yolunda çocuklar donmuştur. Ve televizyonda birileri sizi “yaklaşmakta olan kar tehlikesine karşı” uyarıp durur. Ya da tersi olur. İstanbul’daki spiker, “Şu anda dışarıda kar serpiştirmeye başladı.” der. Pencerenize koşarsınız, güzelim bir kış güneşi size gülümser.

Bana gülümseyense fötr şapkalı sevgili dostum Wilson Bentley oldu.
Şiire benziyordu. Feridun Düzağaç, Düşler Sokağı’nı söylüyordu!

Twitter: @nurdaldurmus
Facebook:@nurdaldurmus
Nurdal Durmuş blog.
Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir!

Medya, Sinema ve Şiddet İlişkisi

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 2 Yorum »


Senaryo:
Yılmaz Güney’in yazdığı Şerif Gören’in yönettiği Yol (1982) filminde Doğu’da “Namus Sorunu” yüzünden babası eşini terk eden kızını ahırda yıllarca bağlı tutar.

Yaşanmışlık:
“Babası kızını ahırda bağlı tuttu, 6 yıl kimseyle görüştürmedi.”
“Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde eşi tarafından terk edildikten sonra babasınca 6 yıl boyunca ahırdaki bir bölmede bağlı tutulan kadına, kadın örgütleri sahip çıktı.” 27 Aralık 2005 Milliyet

İstatistik:
“Son 5 yıl içinde meydana gelen şiddet olaylarında mağdur olan 61 bin 241 kadın veya çocuktan 1230’u ölürken, 32 bin 267’si yaralandı. Kadın ve çocuklara yönelik şiddetin yüzde 39’u tartışma, yüzde 23’ü geçimsizlik nedenlerinden kaynaklandı.” 9 Kasım 2005 Radikal

“Ne çok acı var!” diyordu şiirin Zarif oğlu. Sanki bu dize şimdilerde ‘ne çok şiddet var’ olarak güncellenmeli.
Aile içi şiddet, politik şiddet, iktidar şiddeti, iktidara karşı şiddet, terör, medya şiddeti, kan davaları, sokak şiddeti, insan ve organ ticareti, pornografi, eşcinsellere yönelik şiddet, azınlıklara yönelik şiddet, işyerinde, okulda ve spor olaylarında şiddet. Önüm arkam sağım solum şiddet!

Peki, nedir bu şiddet?

Tüm dünyada ölümlerin %4′ünün intihar veya cinayet olarak kayıtlara geçtiği, her yıl yaklaşık 6 milyon ölüm olayının neredeyse yarsının sebebini teşkil eden şiddet ne demektir?

Şiddet, en yalın ifadeyle güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümü olarak tanımlanabilir.

Şüphesiz şiddetle ilgili bizi daha fazla ilgilendiren konu tanımı değil, nedenleri ve önlenmesine ilişkin yapılması gerekenlerdir. Her toplum için tanımı aynı olsa da şiddetin toplumsal dinamiklere, kültüre, yaşam standartlarına, hatta inanca göre şekillenen değişkenleri vardır. Şiddeti etkileyen unsurlar içinde medyanın reyting kaygısından zuhur etmiş yeni bir habercilik anlayışı yükselişe geçmiştir. Bu yükseliş şiddeti; değişen toplum yapısı, yaşam koşulları, köyden kente göç ve kuşak çatışmaları başta olmak üzere toplum üzerinde son derece büyük etkisi olan medyanın da tırmandırdığı bir gerçek olarak karşımıza çıkarmaktadır. Oysa özellikle dizilerin ve sinemanın son derece yüksek reyting aldığı ülkelerde (Türkiye TV izleme oranlarında dünyada ilk beştedir.) medya gücünün toplumsal değişimde ve şiddetin azaltılmasında önemli roller üstleneceği göz ardı edilmemelidir. Sinema ya da dizi deyip geçmemek gerekiyor. Sinemada gördüklerimiz çoğu zaman bize ayna tutar. Çünkü filmler genelde gerçek yaşam öykülerinden çıkmaktadır. Bu nedenle şüphesiz her birimizin yaşamlarından izler taşıdığı için bize bir şeyler söyler. Onlardan etkileniriz. Sanat, sinema ya da medyayı sadece eğlendiren bir araç değil; aynı zamanda bizi üzen, öğreten, özendiren, düşündüren veya sorgulamamıza sebep olan birer ayna olarak da görmeliyiz. Şimdilerde sokaklarda çokça karşılaştığımız insan figürlerine baktığımızda bunu kendi hayatımızda maalesef olumsuz örneklerle hissetmekteyiz. Zira sokaklarımız dizi ve sinema sahnesinde şiddet ve şiddete özendirilmesi nedeniyle kendisini o filmin/dizinin karakteri sanarak rolü gerçek hayatta yaşamaya ve uygulamaya çalışan, maskelerle dolaşan gençlerle dolu.
Bu açıdan bile bakıldığında sektörün toplum üzerinde ne denli etkili olduğunu sanırım uzunca anlatmaya gerek kalmayacaktır. Oysa artık yaka silktiğimiz bu şiddet sarmalından çıkmak için dönüşümü sağlayabileceğine ve toplumu yönlendirme ve bilinçlendirmede etkin olacağını düşündüğümüz en temel sektörlerimizden birisi olan sinemada bile dehşet verici şiddet sahneleri ve bu şiddet sarmalını toplumda yayan bir senaryo anlayışı görmekteyiz.

Son zamanlarda toplumuzda çok tartışılan bir şiddet türü olarak “kadına yönelik şiddet” konusunda inceleme yapan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi Nilgün Abisel “Yeşilçam Filmlerinde Kadının Temsilinde Kadına Yönelik Şiddet” adlı makalesinde çarpıcı bulgulara yer vermektedir.
Buna göre, Abisel incelediği 103 filmin ancak yedisinde (%6,8) şiddet öğesine rastlamamış, buna karşın filmlerin %78,6’sında şiddetin yaşamın doğal bir parçası olarak sergilendiği gözlemlemiştir.
Şiddetin nedenleri olarak daha çok kötü bir yapıya sahip erkeğin kadına göz koyması ve “hainliği” (%43) ve daha sonra kadının kendi bildiği gibi davranması ve “uygunsuz” davranışları (%37) olarak senaryolaştırılmıştır. Şiddetin türü ise çoğunlukla tokatlama ve dayak (%30,4) cinsel taciz (%12,5), tecavüz (%9,7), iğfal (%8,2) ve tecavüz girişimi (%8,2)izlemektedir.

Daha geniş anlamda 1990 sonrası Türk sinemasında şiddetin kullanımına baktığımızda ise
Gemide (1998, Serdar Akar) filminde gemideki erkeklerin fahişeye tecavüzü, Düş Gezginleri (1992, Atıf Yılmaz) filminde kadından kadına yönelik şiddet ya da Eşkıya (1996, Yavuz Turgul) filminde kıskançlık, ihanet nedeniyle kadını vuran erkeğin şiddeti gibi içeriklere rastlamaktayız.

Yine Karartma Geceler (1990, Yusuf Kurçenli), Tabutta Rövaşata (1996, Derviş Zaim), Masumiyete (1997, Zeki Demirkubuz), Dokuz (2001, Ümit Ünal), Babam ve Oğlum (2005, Çağan Irmak) filmlerinde kadınla ilgili olmayan, erkeğin maruz kaldığı işkence türünden şiddet örnekleri de bulunur.

Elbette konuya sosyal ve psikolojik açıdan birçok tanımlama getirip ‘kadın hakları, eğitim, erkeğin bilinçlendirilmesi, kadının ekonomik özgürlüğünü kazanması, iş hayatına daha fazla dâhil edilmesi, toplumda temsil yetkisin artırılması, kültürel etkileşim, modernleşme’ gibi birçok çözüm önerisi sunabiliriz. Lâkin toplumumuzun geleneğini ve kendine has dili olduğu gerçeğini göz ardı etmeden yeni yerli kalıplara ihtiyaç duyduğumuz da kesindir.

Mesela hiçbir sosyolog ya da psikoloğun tanımlayamayacağı, ülkemize has farklı dinamiklerimiz vardır.
Bunlardan en belirgin olanı toplum olarak başkasının aile hayatına burnumuzu sokmamak, ya da başka bir deyişle “Kendi çocuğudur, eşidir, döver de sever de.” yaklaşımıdır. Sadece Doğulu toplumlara has bir özellik olarak görülen bu olgunun sadece Türkiye de değil, Batıda da var olduğunu bir örnekle açıklayalım.

ABD’de aile içi kavgalara toplumun yaklaşımı konusunda yapılan ilginç bir örnekleme şöyle: Planın ilk aşaması 15 gencin bir evde toplanıp mahalle sakinlerini rahatsız edecek boyutta taşkınlık yapmak ve yüksek sesle müzik dinlemekten oluşuyor.
İlk testin sonuçları beklenilen gibi: Komşular en yakından başlayarak kapıya gelip rahatsız oldukları uyarısını yapar, taşkınlık devam edince son çare polise ihbar edilir ve evi polis basar.
İkinci testin detayları çok daha ilginç: Bir kayıt stüdyosunda sadece karı ve kocanın kavga ettiği izlenimi veren bir kayıt doldurulur. O kayıt yine aynı yöntemle mahalledeki diğer komşuların duyacağı yükseklikte yayın yapılarak tepkilerin ne olacağı beklenir. Fakat bu sefer ne yakın komşulardan, ne polisten rahatsızlık bildiren herhangi bir uyarı gelmez.

Sosyolojik açıdan bu ve benzeri olaylara baktığımızda aile içi olaylar, hem Doğu hem Batı toplumlarında “kimsenin burnunu sokmaması gereken mahrem bir alan” olarak algılanmaktadır. Bu nedenle toplum bu tür olayları aile içinde halledilmesi gereken bir sorun olarak görmekte ve kenara çekilmektedir. Bu ve benzeri olaylarda karı koca arasındaki kavgada erkeğin daha agresif olmasını “Erkekler kadınlara göre daha saldırgan olabilir.” bilinçaltıyla desteklerken kadınların şiddet içeren davranışlar sergilemesi, beklenmeyen bir durum olarak algıladığı söylenebilir. Adli vakalarda bile toplum gibi adalet sisteminin de erkek saldırganlığını daha meşru gören bir algıya sahip olması sadece şiddetin değil, şiddet algımızın da boyutlarının ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir. Öyle ki bu algı hayatı boyunca eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı yüzde 35 olmasına rağmen, bu kadınların yüzde 49’unun bile bu durumu normal görmesine ve kimseye söz etmemesine kadar vahim bir istatistiği doğurmuştur.

Sonuçta toplumumuzda kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın; çocuğun cinsiyetinin erkek olması isteği, çeyiz, başlık parası, namus cinayetleri, evlilikte hırpalanma, dayak, tecavüz, ekonomik ve psikolojik baskı, kadın ticareti, fahişeliğe zorlama, kadını evdeki her işi yapma zorunluluğu olan köle gibi gören bir zihniyetten kaynaklandığı söylenebilir.
Fakat sorunun en acı sonucu, aile kurumunun bizzat şiddeti o ortamda yetişerek öğrenen çocuklar üzerinden kuşaktan kuşağa aktaran bulaşıcı bir hastalık haline getiriyor olmasıdır. Şiddet ortamında büyüyen bu çocukların %30′u yetişkinliğinde de şiddet kullanırken, aile içi şiddete maruz kalmadan yetişen çocuklarda bu risk sadece %2 civarındadır.

Umarım toplumsal bilinç; önce aile eğitimi, okul eğitimi, maneviyat, medya ve sanatla bu sorunun üstesinden gelebilecek kadar derin bir bilince sahip oluruz.

Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Medya şiddet ilişkisi.
Şiddet Nedir?
Şiddet çeşitleri.
Sinema ve şiddet.
Kadına yönelik şiddet.

4 Ülke 8 Gün. Yollar Bize Memleket [Son]

Gezi Günlükleri, on5yirmi5.com yazıları Yorum Yok »

Yazanlar: Nurdal Durmuş – Gökhan Şimşek

Yugoslavya, arkasında kan ve gözyaşı bırakıp dağılmadan önce de bünyesindeki etnik gruplar tarafından iliklerine kadar benimsenmiş, ürettiği politik dil ve yaşam alanıyla da devamlılığı gözetilmiş bir devlet değildi. Ülke, coğrafi anlamda Avrupa’nın bir parçası olarak görünse de katı disiplin kuralları ile örülü yönetim biçimiyle, modern Avrupa’nın yaşam ve hukuk kriterlerinin gerisinde kaldı. Resmi olarak elli sekiz yıl ayakta kalabilen Yugoslavya, tarihi boyunca krallık, sosyalist ve federal devlet sistemlerini gördü. Özellikle SSCB’nin dağılmasının ardından, kendi iç dinamiklerinin hareketlenmesine engel olamadı. Tito’nun ölümüne kadar hem Doğu’ya hem de Batı’ya farklı din ve mezheplerdeki toplulukların birbirleriyle rahatça yaşayabileceğini gösterdi. Bunun aslında göründüğü gibi olmadığı çok geçmeden anlaşılacaktı. Totaliter yönetim biçimini benimsediği yargısına, Yugoslavya’nın Tito öncesi ve sonrası durumuna bakılarak ulaşılabilir. Rahatça bir arada yaşadığına inanılan toplumların, birbirlerinden ayrılma isteklerinin çizdiği kanlı tablo, Tito’nun ölümünden sonraki on yıllık sürede ne olduğu sorusunu da gündeme getirmektedir. Tito, Yugoslavya’nın tek ve egemen lideriydi. Ölümüyle birlikte önce milliyetçilik baş gösterdi. Özellikle Sırplar, milliyetçiliği Faşizm noktasına kadar taşıyarak diğer toplumların alanlarını işgal ettiler. Yugoslavya toprağını dağıtmadan, büyük Sırbistan kurmak niyetindeki Sırplar, hem siyasî hem de askerî alandaki kabiliyetlerini bir arada yaşadıkları diğer halklara egemen bir devlet kurmak için kullandılar.

Yugoslavya’yı oluşturan halklar arasında diğer dinlere mensup olanlara rastlamak mümkünse de ağırlıklı olarak Hırvatlar, Slovenler ve Macarlar Katolik; Sırplar ve Makedonlar Ortodoks; Boşnak ve Arnavutlar da Müslümandı. Yugoslavya nüfusunun yaklaşık %40’ını Sırplar, %20’sini Hırvatlar oluşturmaktaydı. Üçüncü yüksek nüfusa sahip olan Boşnaklar da %10 gibi bir nüfusa tekabül etmekteydi. Sırp nüfusu bugünkü Slovenya hariç, Yugoslavya’nın hemen her bölgesine dağılmıştı. Yugoslavya ordusunun kontrolü de Sırpların elindeydi. Miloseviç gibi isimler tarafından bayraklaştırılan Faşist Sırp Milliyetçiliği, Sırp nüfusunun olduğu tüm alanları elinde tutmak istedi. Yugoslavya’dan ilk olarak Slovenler ayrıldı. Slovenlerin Katolik oluşu, Avrupa’dan destek almalarını sağladı. Slovenya içerisinde Sırp nüfusu da az olduğundan Sırp Ordusu, Slovenya sınırına konuşlandırdığı birliklerini bir iki hafta içerisinde geri çekti. Küçük çaplı bir iki çarpışma dışında neredeyse kan akmadan Slovenya ayrılmış oldu. Hırvatistan da inançları gereği Avrupa’nın desteğini aldı, fakat burada yaşayan Sırp nüfusunun etkili olmasından ötürü, bir yıl kadar süren çatışmalar yaşandı. Bu süreçte bile iki taraf da ciddi kayıp vermedi. Sırplar, kendi mezhebinden olan toplumlara da ciddi sıkıntılar yaşatmadı. 1992 yılına gelindiğinde ise Avrupa yakın tarihinin en kanlı, en acımasız, en vicdansız süreci başlamış oldu.

O güne kadar Sırplar ile herhangi bir sorun yaşamayan Boşnaklar, bir anlamda kandırılmışlığın diğer anlamla da aşırı güvenin kurbanı oldu. O güne kadar Boşnak ve Sırplar farklı dinlerden olmalarına rağmen komşuluk ilişkilerini canlı tutmuş, hatta akrabalık ilişkileri geliştirdiler. Aynı mahalleyi, aynı sokağı, aynı apartmanı paylaşıp dini inançlarını ayırıcı bir unsur olarak görmüyorlardı. Ülkenin iç savaş ortamına sürükleniyor oluşu, diğer etnik grupların birlikten ayrılışı, ama en önemlisi de tüm bunların altında körüklenen Sırp Faşizmini doğru okuyamayan Boşnaklar, vuruldukları ilk günlere kadar Sırplara güven duymaya devam etti. Yugoslavya’nın Bosna’sı nüfus olarak: %50 Boşnak, %35 Sırp ve %15 Hırvat şeklindeydi. Sırplar, ellerindeki ağır silahları Boşnak şehirlerine doğrultup “Bizler bu dağlarda talim yapacağız.” dediklerinde bile Boşnaklar böylesi iyi ilişkiler içinde oldukları Sırplara güvendiler. Bu dönemde siyasi söylemlerde de gerginlik artmaktaydı. Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya bünyesindeki tüm halkların bağımsızlıklarını ilan etmesi gerektiğini dile getirip Bosna’nın özgürlüğü için çaba sarf edeceklerini belirtirken; diğer taraftan Slobodan Miloseviç ve Radovan Karadziç gibi Sırp liderler de bu söylemin, Yugoslaya içindeki tüm Müslümanların yok olacağı anlamını taşıdığını ifade ederler.

Nihayetinde üç yıl süren ve yüz binlerce insanın hayatını, yurtlarını, hayallerini kaybettikleri savaş başlar. Dünyanın sayılı ordularından kabul edilen Yugoslav ordusunun tüm teçhizatını elinde bulunduran Sırplar, ölümüne bir abanmayla Boşnak şehirlerini çok kısa sürede ablukaya alırlar. Neretva Irmağı’nın kenarına kurulu bölgelere de Hırvatlar tarafından saldırılır. Ortada Boşnak ordusu yoktur. Boşnaklar, Aliya İzzetbegoviç önderliğinde bir ordu kurulana kadar hayatta kalma mücadelesi vermiş ve evlerindeki araç gereçlerden silah üretmiştir. Ne Avrupa ne Türkiye ne de dünyanın başka bir ülkesi silahsız insanlara karşı başlatılan bu saldırıya ciddi ve çözüm niteliğinde bir yol çizmemiştir. İddiaya göre İran’ın Hırvatistan üzerinden gönderdiği bir gemi dolusu ağır silahın Boşnak cephelerine ulaşması sonucu, düşen şehirler geri alınmış ve nihayetinde Sırp askerleri de kayıp vermeye başlamıştır. Boşnakların ilerlediğini gören Batı’nın yardımsever kimliği(!) ön plana çıkmış ve üç yıldan fazla süren Sırp saldırıları karşısındaki sessizliğini bozup, Dayton Barış Antlaşması’nı masaya koymuştur. Bu antlaşmaya göre Bosna Hersek Federasyon olup içinde de Sırp Cumhuriyeti barındıracaktır. Bir nevi masada kaybediş gibi gözükse de hem silah hem de askeri açıdan oldukça zayıf olan Aliya, ‘hayatımın en zor ânı’ dediği ve adaletsiz bulduğu bu antlaşmayı, savaşa devam etmemek adına imzalamak zorunda kalacaktır. Nihayetinde Bosna Hersek Federasyonu kurulur. Sekiz ayda bir değişen konsey cumhurbaşkanları, Sırp Cumhuriyeti, Kantonlar ve cumhurbaşkanları üzerindeki Avrupa Valisi ile dünyada benzeri olmayan bir siyasi yapı hayatını sürdürmekte hâlâ.

Bize göre Bosna Hersek’teki bu yapı, gelecekte bir pazarlık unsuru olması açısından kurgulandı. Bugün Sırbistan topraklarında yer alan ve Macarların yaşadığı Voyvodina Sırbistan’dan özerk bir bölgedir ve ayrılmak istemektedir. Yine Sancak bölgesi de Sırbistan sınırında olup tam anlamıyla bağımsız bir alan değildir. Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti, Sırbistan topraklarına sınırdır. Hersek bölgesi sınırları da Hırvatistan’a ulaşır. Bosna’daki siyasi ve fiziki yapı, yeni haritaların çizilmesi için tasarlanmış gibi. Halklar, bir arada yaşamaktan pek de memnun değil. Kantonlar neredeyse iç içe girmiş durumda.

Aslında tüm balkan coğrafyası ateş üzerinde oturuyor. Bosna Hersek’te görülen fotoğrafın küçük bir benzerini Makedonya’da da görmek mümkün. Müslüman ve Hristiyanlar arasında hemen her noktada psikolojik çatışma var. Önceki yazılarımızda belirttiğimiz ve ağırlık olarak dini argümanlar kullanılarak yürütülen psikolojik savaş, insanların içe kapanmalarını ve gizli ajandalar üretmelerini sağlamış. Hırvatlar biraz daha rahat. Avrupa’nın desteği alıyor. Dünyaca ünlü sahilleri, deniz ticareti ve Avrupa’ya yakınlığıyla diğerlerinden farklılar. Sırbistan ise, hem Voyvodina hem Sancak hem de Bosna içindeki cumhuriyet kartlarıyla daha uzun yıllar uğraşacak gibi.

Açıkçası Balkanlarda sorun olarak dile gelen ne varsa hepsinden bir parçayı, hatta büyük bir parçayı Bosna Hersek bünyesinde görmek mümkün.

Umuyor, diliyor ve istiyoruz ki tüm bu söylediklerimiz kötü bir gözlemden öteye gitmez ve bu insanlar o acıları bir daha yaşamaz.

Son.

Yazının 1. Bölümüne buradan:
Yazının 2. Bölümüne buradan:
Yazının 3. Bölümüne buradan:
Yazının 4. Bölümüne buradan:
Yazının 5. Bölümüne buradan:

Yazar Blogları için:
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr

Adı mı? Eski Bilindik Yıl!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 8 Yorum »

Geçen sadece zamanmış meğer geçmeyen her şey!

Her yeni yıl yeni sözler söylemek, yeni mutluluklar yaşamak, kurulan hayallere kavuşmak için müthiş bir umut biriktirme coşkusuyla dolarız. Geçen yıl içinde yaşadığımız güzel şeyleri değil, başımıza gelen ne kadar kötü gün varsa hatırlar, ‘iyi ki’ geçip gitti diye eski günlerimize ihanet ederiz. Oysa her geçen yıl uzun kısa nerede biteceği belli olmayan ömrün kaçıncı sayfasını koparmıştır kim bilir? Her geçen yıl kim bilir hangi deli dolu sırlarımızı içine saklayarak uğurladığımız, bir daha açmamak üzere kilit vurduğumuz, bir yığın hayal kırıklığımızın da adıdır.

İnsanoğlu hep umuda muhtaçtır. Güzel yaşamaya, mutlu olmaya, huzur bulmaya… Bu yüzdendir ki ucunda “yeni/nev” geçen bir kelime duydu mu hemen romantik rüyalarda başrol oynamaya başlar. Eduardo Galeano, Aynalar kitabında bu durumu “Yaşam, isimsiz ve anısızken yapayalnızdır.” diyerek özetler. Şimdilerde isimsizlik, anısızlık yalnızlığın dışa vurumu gibi bizi günlerin gölgesinden kurtarıp yeni yılı beklentilerimize en yakın olduğumuz süslü bir rüya olarak önümüze sermektedir. Bu yüzden yeni yıllar dünya hengâmesine dalıp hep yenilen, yine yenilen; hep kırılan, yine kırılan insanoğluna sunulan taze bir müjde, yeni bir bahar gibidir. İnsanoğlunun yeni olan her şeye eski hayal kırıklıkları yüzünden daha fazla umut bağlaması ve heyecanla başlamak istemesi de bu yüzdendir.

Her yeni yıl üzerine tek cümle yazılmamış, karalanmamış, silinmemiş, lekelenmemiş bembeyaz bir hayat sayfasıdır. Bu beyaz sayfaya hangi hayal ve hayat kırıklıklarını, günah ve sevapları, başarı ve başarısızlıkları düşüş ve kalkışları yazacağımızı elbette bilemeyiz. Yine de “her şey çok güzel olacak” umuduyla bismillah deyip ilk sözcükleri, ilk hesapları kaydedecek bu yeni sayfamızı binlerce kez söz verip yapamadığımız; “yeni yılın ilk gününden itibaren” diye ertelediğimiz her şeye yeniden başlama heyecanımızı diri tutacak fırsat olarak görmeliyiz. Ama umut ne kadar büyükse hayal kırıklığı da o derece büyük olacağından temkinli olmakta fayda var. Zira yeni yılda güneş; yaşam standartlarımızdan inancımıza, kariyerimizden sosyal hayatımıza, birçok “değişme” planının üstüne değil de ömrümüzün son sayfası, son satırı, son cümlesi üzerine de batabilir. Sonuçta bütün bu abartılı coşkuya, sabahlara kadar süren şaşaalı kutlamalara, televizyonların renkli hülyalar dağıtmasına rağmen yatağımızdan yeni bir yıla uyanınca değişen tek şeyin, sadece miladi takvimin bir günü olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğimizi unutmamak gerek.

Yeni yıl umduklarınızdan daha çok bulduklarımızın olduğu bir yıl olduğu kadar yeni sorunların, sıkıntıların, hayal kırıklıklarının, terk edişlerin, kaybedişlerin, ölümlerin, ayrılıkların olacağı bir yıl da olacaktır. Biliyoruz ki, hayat hep düzlük, hep bahar, hep güzel değil. Hayat aynı zamanda yamaçları, dağları, kışları olan bir ömrün de adıdır. Yeni yıla büyük beklentilerle girip eli boş dönenler nedeniyledir ki siz siz olun yeni yılı “adının eski bilindik yıl olması gereken yıl” olarak algılamaktan vazgeçmeyin.

Beni soracak olursanız bu yazıyı eski yıla veda ederken yeni yıldan beklentileri çok olan, bir yığın başlangıç sözleri veren yazar olarak kaleme alıyorum. Mevlana’nın “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş!/ Dünle beraber gitti cancağızım, / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” dizelerini okuyorum. 2010’dan artakalan bir yığın hayal ve hayat kırıklıkları, üzüntü, kavga, huzur, mutluluk, suçluluk, günah, zorluk, bolluk, yokluk, savaş, işgal ve yaşama dair utançlar sayabilirim. Ama İlhan Berk “Her şey durmadan büyüyüp gelişiyordu/Anladık Dünyadaydık” diyor.

Evet dünyadayız… Cemal Süreya’nın tanımıyla “Biz kırıldık daha da kırılırız! Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza” Geçmişe sünger çekemeyiz belki ama yeni yılın ilk gününden başlayarak yere düşmemiş, kirlenmemiş taze ömür sayfalarımıza leke bulaştırmadan yenibaharlar yaşayabiliriz.

Bilmiyorum ne gösterir zaman. Umarım ömrümüzün sayfaları güneşli, ılık ve aydınlık olur.

Nurdal Durmuş

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Ben Sarkozy, Büyük Adam Küçük İnsan!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem 12 Yorum »

Bücürüğüm…
Kötü bir çocukluk geçirdim.
Kurbağalarla uyudum.
Dünya dönerken başım da çokça döndü.
Kimsenin oyun arkadaşı değildim.
Sonra büyüdüm.
İşin doğrusu kızlar da beni sevmezdi.
Kimse sevmezdi
Kaç kişi tarafından reddedildim, itilip kalkıldım hesabını bilmiyorum.
Gururu incinmiş, aşağılanmış, deliye dönmüş, kendini kanıtlamaya çalıştıkça dışlanmış durmuşum.
Bakmayın Bruni ile takıldığıma falan, zaten o da yanımda durunca benden daha çok ilgi görüyor.
Kurbağalar bile öpmez beni.
Ne yapayım
Ben de meydan okudum,
Slogan attım, boyuma posuma ona buna bakmadan aynalarla konuştum.
Planlar yaptım, hayaller büyüttüm, nefret ettim, âşık oldum, güçlendim.
Susmadım konuştum, durmadım çalıştım.
Yapacak şeyim kalmadı beyler!
Devlet başkanı oldum.
Egom zirve yaptı.
Adam oldum lan!
Bücürüktüm büyüdüm.
Eiffel’in tepesinden dünyaya baktım.
En büyük benim, en büyük benim, en büyük ben…
En güçlü benim, en güçlü benim, en güçlü ben…
Sakız gibi çiğnerim ulan!
Kurşun gibi deler geçerim!
Benim ulan, ben işte…
Fransa’nın en lejyoner adamı…
Kahraman…
Dünyanın yeni belası…
Benim ulan, ben işte…
Hep kaybeden mi olacağım!
Bu sefer kazanan benim!
O kadar kötü de değilim aslında
Sadece arada bir canım sıkılıyor.
İnsanlık yapasım geliyor.
Evet,
Önce silah satıp, petrol alıyorum.
Sonra sattığım silah sistemlerini vurup doğal kaynaklara çöküyorum.
Sonra petrol de silah da benim oluyor.
İnsanım işte!
Sizi, elini öptüğüm diktatörden kurtaracak benim!
Dünyaya bücürük adamın ne kadar büyüdüğünü gösterecek de ben!
Ben Sarkozy’im.
Dünyanın yeni lideri!
Ben Sarkozy…
Büyük adam küçük insan,
Ben Sarkozy…
Büyük menfaatçi küçük vicdan!
Nurdal Durmuş

Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

4 Ülke 8 Gün. Yollar Bize Memleket [5. Bölüm]

Gezi Günlükleri, on5yirmi5.com yazıları Yorum Yok »


Makedonya Fotoğraf Arşivine Buradan Ulaşabilirsiniz.

Yazanlar: Nurdal Durmuş – Gökhan Şimşek

Belgrad’dan Üsküp’e yola çıktığımızda karanlık, şehrin iliklerine işlemişti. Alışık olduğumuz kayboluşlardan birini daha yaşayıp yarım saat sonra anayola çıkabildik. Yorgunluğun ve uykusuzluğun getirdiği düşüş neticesinde hepimiz suskunduk. Ya da öyle zannediyorduk. Aslında üzerimize çöken Belgrad’ın hüznüydü, fakat kimse bunu dillendirmek istemiyordu. Hüzün, en çok da sessizlikte anlamlıydı. Yorgunluğun kollarına yaslanmanın rahatlığıyla bastırılmış hüznün üstüne, biraz Ferdi Tayfur, biraz Müslüm Gürses, biraz da Orhan Gencebay şarkıları söyleyerek koyulduk yola. Haritamıza göre 400 kilometre yolumuz vardı. Bu da bizim için güneşin başka bir ülkede doğacağı anlamına geliyordu.
Gece yarısından sonra Preşova Sınır Kapısı’ndan Makedonya’ya girdik. Bu kapıda da yoğunluk yoktu. Önümüzde sadece bir araç vardı. Onu da sağa çektirip aramaya başladılar. Açıkçası aynı muameleye tabi tutulmak istemiyorduk. Zaman bizim için büyük bir dağ olmuştu. Kalan yolu nasıl geçeceğimizi düşünüyorduk. Tek düşüncemiz bir an önce otele gidip uyumaktı. Sınır ile Üsküp (Skopje) arasındaki yolun önemli bir kısmı dağlık, geri kalanı da otobandı. Sabaha karşı üç sularında bir otele yerleştik. Bu, bir anlamda kendimize verdiğimiz hediyeydi. Öğleden önce otelden ayrılıp şehir merkezine gittik.

ÜSKÜP

Üsküp: “İroni nedir?” sorusunun cevabını bünyesinde taşıyan bir şehir. Birçok Balkan şehri gibi ortasından nehir akıyor. Vardar Nehri şehri ikiye bölmüş. Üsküp şehir merkezini eski ve yeni şehir olarak da ikiye ayırabiliriz. Hristiyan Makedonların olduğu bölgede (yeni şehir) yoğun bir heykelleştirme çalışması var. Hemen her yerde heykel görmek mümkün. İnşaatlar da aynı hızla ilerliyor. Şehrin ortasında sahte bir tarih, heykellerle dolu meydanda yükseliyor. Yeni şehrin Avrupa şehirlerinden pek farkı yok.

Müslüman Arnavutların yaşadığı diğer tarafta da bir Osmanlı çarşısı, çarşı çıkışında da bir pazar var. İkisi de oldukça yıpranmış ve neredeyse yıkılmak üzere. Çarşıyı gezerken Türkçe konuşan insanlara rastlıyoruz. Türkiye’deki gündemi konuşuyorlar. Müslüman nüfusun içinde Türkler de var. Şehrin nüfusu nispeten dengelenmiş, ancak Hristiyan nüfus biraz daha fazla imiş. Arnavutların yaşadığı bölge, genellikle tek katlı evlerden oluşuyor. Sokakları bakımsız. Sultan Murat Camii’nin avlusunda bulunan ‘Saat Kulesi’ şehrin sembollerinden biri olmasına rağmen yetim bırakılmış; yolu oldukça bozuk. Cami de çarşı ve pazar gibi bakımsız. Avlunun demirlerinden şehre baktığımızda elli yıl önceki İstanbul’u görüyoruz. Şehri çevreleyen dağın tepesinde, Mostar’da gördüğümüz haçın bir benzeri var. Bu haç da tıpkı Mostar’daki gibi birçok yerden görülebiliyor. Kale yolunda, eskiden medrese olarak kullanılan bir kilise var. Küçük odalar, ortasında havuz bulunan geniş avlu, yuvarlak sütunlar, mumlar, papaz mezarları… Kapıda sıraya dizilmiş çocuklar dikkatimizi çekiyor. Başlarında öğretmenleri, ellerinde mumlarıyla kilise ziyaretine gelmiş anaokulu çocukları bunlar.
Çocuk: Dünyanın en güzel şarkısı. Öğretmenlerini takip ederek muhtelif Hristiyan ritüellerini uyguluyorlar. Bakışıp gülüşüyoruz, fakat öğretmenler bu bakışmadan pek memnun olmuyor. Bize göre medrese, onlara göre kilise olan mekândan ayrılıp kaleye çıkmak istiyoruz. Kalede de şehrin her yerine sinen gerginlik havası mevcut. Kale içine kilise inşa edilmek istendiğinden, sorunu kapıya kilit vurarak çözmeye çalışmışlar. Burçlara girilmiyor. Arnavutlar siyasi anlamda oldukça zayıf. Makedonlar, Avrupa Birliği’nden aldıkları fonlarla Üsküp’ü Hristiyan şehrine çevirmek için yoğun bir uğraş içindeler.

Aziz Bakire Meryem Kilisesi’nin bulunduğu cadde, turistlerin uğrak yeri. Her türlü yeme-içme ve dinlenme mekânları burada bulunuyor. Şehirdeki tüm ibadethaneler devlet kontrolünde olmasına rağmen kiliselerdeki temizlik, bakım ve güvenlik dikkat çekiyor. Camiler için aynı durum söz konusu değil. Üsküp’ün basık bir havası var. Makedonya’daki Arnavutlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri büyük acılar yaşamış. Tito döneminde de gördükleri baskı yüzünden bugün hâlâ sesleri çıkamıyor. O günlere dönmemek adına çok şeyden taviz vermişler. Açıkçası, halk diken üstünde. Makedonya bir kıvılcımla cehenneme dönecek hafızaya sahip ve bu kıvılcımın çıkması için uygun ortam hızla hazırlanıyor. Öğleden sonra Tetova şehrine gitmek için yola çıktığımızda bu söylediklerimizin doğruluğunu kanıtlar nitelikte manzaralarla karşılaşıyoruz. Dağlara dikilmiş haçlar, yerleşim olmayan bölgelerdeki kiliseler, ormanlık alanlardaki çan kuleleri, hiçbir şekilde ulaşımı olmayan tepelere koyulmuş dev mumluklar, Müslüman köylerindeki kilise inşaatları din savaşı adı altında yeni bir harita çizmek için kurgulanmış gibi.

Tetova / Kalkandelen

Üsküp’e 50 kilometre uzaklıktaki Tetova (Kalkandelen) yolunun tamamı otoban. Ülkenin önemli kısmı ormanlık olduğu için yol boyu yeşillikler içine kurulmuş köyleri görüyoruz. Yol üzerinde hangi gerekçeye uygun olduğunu hâlâ anlayamadığımız bir gişe sistemi var. Şehir giriş ve çıkışları arasında da gişe var. Geçiş ücretleri çok düşük olmasına rağmen gişe sıklığı rahatsız edici boyutlarda. Yarım saatlik yolculuğun ardından Tetova’ya giriyoruz. Şehrin girişinde Makedonca, Arnavutça ve Türkçe “Hoş geldiniz!” yazısını görmek tebessüm ettiriyor. Şehir oldukça eski ve Türk nüfusu azımsanmayacak kadar fazla. Adres sorduğumuz bir adamın “Türk müsünüz kardaş?” demesiyle “Bu kadarını da beklemiyorduk!” diye gülüşüyoruz. Pena Nehri’nin kenarına kurulmuş Alaca Camii’nin büyük bahçesinin ortasından öğrencilerin şaşkın bakışları altında geçiyoruz. Hemen karşımızda lise dengi bir okul var ve tam da okul çıkış saatine denk geliyoruz. Şehir oldukça küçük ve insanlar birbirini tanıyor, yabancı hemen fark ediliyor. Fakat böylesine bir farkındalık şaşırtıyor bizi.


Alaca Camii bir Osmanlı mimarisi. XV. asırda yapılmış. Duvar ve sütunlarındaki işlemeler, boyalar çok etkileyici. Cami, birçok sanat tarihçisin uğrak yeriymiş ve renkleri de yapıldığı günden beri orijinalliğini korurmuş. Yumurta, ağaç kökleri ve muhtelif bitkilerden yapılan karışımla elde edilen renklerin aynı zamanda yapıya ismini de verdiği söyleniyor. Avlusu ve avlunun açıldığı, altından nehir akan muhteşem bir bahçesi var. Bölgeden ayrılıp birkaç kilometre uzaklıktaki Harabatî Baba Tekkesine gidiyoruz. Tekke önünde pazar kurulmuş. Neredeyse üç tezgâhtan birinde pırasa satılıyor. İnsanlar çuvalla pırasa alıyor. Tekkenin avlusu oldukça büyük ve sakin. Çok çeşitli ağaçlar var ve dökülen yapraklar her yeri kaplamış. İçinde bir cami karşısında Hz. Ali ve Pir Sultan’ın temsili resimlerinin olduğu bir Bektaşî Dergâhı da var. Bir de zamanında karantina olarak kullanılmış, mavi renkli bir ev. Harabatî Baba konumundan vazgeçip derviş olmaya karar veren bir Osmanlı paşasıymış. Bu tekkeye yerleştikten sonra merkez tarafından serseri olarak adlandırılmış. Burası özü itibarı ile Bektaşî tekkesiymiş. Fakat Üsküp’te yaşanılan Müslüman-Hristiyan gerginliği, burada da Alevi-Sünni gerginliği olarak baş göstermiş. Tekkenin bazı kısımları yanmış. Tekkenin içindeki büyük Amerikan bayrağı dikkatimizi çekiyor. Kosova’daki Amerika ilgisinin bir benzerini Tetova’da görüyoruz. Türbe içinde bir takım siyasi ve dini sıkıntılar yaşansa da tekke, turistik açıdan ilgi gören bir yer olma yolunda ilerliyor. Sokaklarda iki üç saat gezinip Ohrid’e doğru yola çıkıyoruz.

Ohrid

Tetova’dan çıkıp Gostivar üzerinden Ohrid (Ohri) yoluna giriyoruz. Gostivar şehrinden sonra otoban bitiyor ve dağ yolu başlıyor. 100 km’lik yolun büyük kısmını bu dağ yolu oluşturuyor. Ohrid, Makedonya’nın güney batısında, Arnavutluk sınırında, kenarına kurulduğu gölden ismini almış, küçük turistik bir şehir. Nüfusu elli beş bin ve dört bini Türk. UNESCO tarafından korumaya alınmış. Türkiye’de yayınlanan bir Rumeli dizisinin çekimleri de bu şehirde yapılmış. Şehir meydanındaki caminin imamı Türk Diyanet İşleri tarafından gönderilmiş. Meydandaki fıskiyenin önünden başlayıp göl kenarında son bulan ve trafiğe kapalı olan cadde, Ohrid’nin diğer tüm caddeleri gibi mimari harikası. Göl kenarındaki küçük bir balıkçı teknesine oturup şehri seyretmek tüm yol yorgunluğumuzu alıyor. Akşam saatleri ve güneş batmak üzere… Şehir dik bir yamaca kurulu olduğu için muhteşem görünüyor. Göle vuran şehir silueti karşısında uzun süre hareketsiz kalıyoruz. Sokakları temiz, bakımlı ve tarihi dokunun korunmasına özen gösterilmiş. Yollar hep bir tepeye çıkıyor. Biz de ara sokaklarda gezinip tepelere doğru ilerliyoruz. Zirvede bir kale, bir de kilise mevcut. Güneş batmak üzere. Göle vuran siluet, gökyüzündeki kızıllıkla birleşiyor. Eski evlerin arasından yapılan arkeolojik kazılarda bulunan kalıntılar üzerine inşa edilmiş St. John kilisesine giriyoruz. Kilise içinde yapıldığı ilk dönemlerden kalma taşlar ve figürler(freskler) mevcut. Kilise, oldukça farklı bir estetiğe, oval çizgilerin yoğun olduğu bir mimariye sahip. Kilisenin hemen karşısında kale var. Hava karardığı için ve kale içinde çalışma olduğundan kapıları kilitli. Kış aylarında olduğumuz için etrafta turist yok. Yerleşik nüfusu elli beş bin olmasına rağmen yaz aylarında bu rakam on katına çıkabiliyormuş. Sedef taşı şehrin simgelerinden. Kuyumcular ağırlıklı olarak bu taşı satıyor. Tekne turlarıyla adanın diğer taraflarına da gidiliyor. Tito’nun yazlığı da bu şehirde. Köftesi meşhur ve lezzetli. Makedonya’nın su şişeleri çok hoşumuza gidiyor ve içtiğimiz suların şişelerini İstanbul’a götürmek üzere bavullarımıza koyuyoruz. Ohrid’nin insanı içine alan bir havası var. Daha şehirden ayrılmadan tekrar gelmenin planlarını yapıyor, o tepeden güneşin yeniden doğacağı günü hayal ediyoruz.

Geç saatlerde Saraybosna’ya dönmek için Ohrid’den ayrıldığımızda, artık ekip için geleneksel hale gelen kayboluşlardan birini daha yaşayıp, Yunanistan sınırına yakın, ormanlık bir alana giriyoruz. Bir saat sonra Ohrid’ye dönebildiğimizde, bu yolcuktaki en büyük kayboluşu yaşadığımızı sanıp halimize gülmemiz, görenler tarafından garip karşılanıyor. Akşam 9 sularında izlediğimiz yol olan ( Üsküp, Niş, Belgrad, Tuzla, Saraybosna) üzerinden bu kez şehirlere uğramadan geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. En azından bu niyetteyiz. Sonunda, sabaha karşı Belgrad’da tüm gezi boyunca yaşadığımız en büyük kayboluşu yaşıyoruz. Issız sokaklar, gecekondu mahalleleri, yorgunluk, uykusuzluk, gülme krizleri… Sabahın dördünde ve fabrikaların olduğu, tek bir evin olmadığı caddede şehir merkezini arama çalışmaları… “Birine mi sorsak acaba?” ile başlayan ve artık tepki bile veremediğimiz ilginç fikirlerimiz… Belgrad Belediyesi’ne ait çöp kamyonunun arkasına yanaşıp “Kesin çöpçüler bilir!” diyerek noktaladığımız kriz provaları ve nihayetinde Belgrad’ın asırlık çınar ağaçlarıyla bölünmüş yola duyduğumuz hayranlığın, yolu bulmamızdan daha ilginç gelmesi…

Her şey güzeldi. Yolculuğumuz güzeldi. Dostlarımız güzeldi. Kır çiçeklerinin ağıtı güzeldi. Aslında biz bu yolculuğu önce kalplerimizde, sonra da zihinlerimizde yaptık. Bu yazılanlar, yaşadıklarımızın zekâtı bile değil. Yine de bir yerlerde anısı kalsın istedik.

Teşekkürün büyüğü yol ekibine: Balkanlarda geçirdiğimiz her gün yanımızda olan mihmandarımız Enes Sezer’e; İstanbul’dan çıkarken reisliğine biat ettiğimiz güzel insan Âdem Tuzcu’ya; ekibe son anda katılmasına rağmen bu tempoya ayak uydurma başarısını gösteren geleceğin adalet dağıtıcısı Ahmet Kaynar’a; Saraybosna’da kaldığımız süre içinde evinin kapısını bile kapatmayan ve ne zaman geliyoruz diye arasak, “Anahtar üzerinde abi…” diyen aziz kardeşimiz Ramazan Özcan’a ve her gidişimizde sıcak dostluklarını hissettiren Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nin değerli öğrencilerine teşekkür ederiz.

Yazılacak onlarca isim var. Tebessüm ettiğimiz, birlikte sohbet ettiğimiz, aynı yolda yürüdüğümüz tüm arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.

En yakın zamanda Makbule ablanın çay ocağında, Moriç Han’da, Ferhadiye’de, Saç Börek’de, Plevi Leptır’da, Turkuaz’da, Vrelo Bosne’de, Igmanu’da ya da Sarajevo’nın sokaklarında buluşmak üzere. Sizin selamınızla; “Allahimanet!”

Not düşelim: “Yollar Bize Memleket” yazı dizisi, sonraki yazı olan genel Balkanlar değerlendirmesiyle son bulacaktır.

Yazının 1. Bölümüne buradan:
Yazının 2. Bölümüne buradan:
Yazının 3. Bölümüne buradan:
Yazının 4. Bölümüne buradan:

Yazar Blogları için:
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr

Soru/n Aslında Şu! Aynadaki Kim?

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 4 Yorum »

Nasıl devam ediyordu Beatles’ın şarkısı?
“Ansızın gördüm ki o eski halimin yarısı bile değilim.”

Annemden öğrendiğim ilk şey; kendimden büyüklere, öğretmenlere, yaşlılara her şartta ve her ortamda saygılı olmamdı. Her gördüğüm yaşlıyla selamlaşıp hal hatır sormak, hayat tecrübelerini dinlemek, öğretmenlerime hayatımın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmamı sağlayan pek çok şeyi öğrettikleri için ömür boyu saygı duymamdı. Oyun halkasında mızıkçılık yapmamalı, misafirlere hoş geldiniz demeliydim. Kimsenin benden kötülük görmemesi, beladan uzak durmam, her zaman güler yüzlü olmam ve birileriyle sohbet ederken o kişinin gözlerine bakarak söylediklerini önemsediğimi düşündürecek bir tutum içinde olmalıydım. Bayramlarda, kandillerde, düğünlerde, ölümlerde akraba, dost ya da aile büyükleriyle birlikte dayanışma içinde olmalı hısım akrabaların iyi kötü günlerinde hâl hatır sormalıydım. Kapıdan el açanı geri çevirmemeli, iyilik yapmaktan, paylaşmaktan, yardımlaşmaktan ne olursa olsun vazgeçmemeliydim.

Dün gece yastığa başımı koyduğumda aklıma gelen nedense annemin bu nasihatleri oldu. Bugünümü dünle kıyaslayıp teraziye vurunca da Beatles’ın şarkısındaki “O eski halin yarısı bile değilim.” cümlesi dilime dolandı. Bir yaşlının en son ne zaman elini öpmüş, hayat tecrübelerini dinleyip istifade etmiş, tartıştığım kişiyle inatlaşmaktan vazgeçip gönlünü almıştım. Hangi hastayı ziyaret etmiş, hangi dostun ansızın kapısını çalıp kucaklaşmış, ne zaman televizyonun düğmesini kapatıp hayatın düğmesini açmıştım? Metroda yanımda oturan hangi insanla selamlaşmış, nezaket cümleleri kurmuştum? Bunları düşününce kendimi bir anda George Simmel’in ilk kez toplu taşıma araçlarıyla ülkeyi bir uçtan diğer uca dolaşma imkânına sahip olduklarında, yanlarındakiyle hiç bir şey konuşmadan seyahat eden Almanlar için yaptığı tanımlamanın içinde buldum. “İnsanlık tarihinde ilk kez iki insan yan yana bu kadar yakın oturup, bedenleriyle birbirlerine dokundukları halde saatlerce birbirleriyle konuşmadan yolculuk yapıyorlar.”demişti Simmel. Ne müthiş bir tanımlama!

Şimdi bizler de gerek görsel, gerek teknolojik, gerekse ulaşım açısından iletişim çağının bütün olanaklarına en yakın olduğumuz zaman diliminde aslında birbirimizle iletişim kurmaktan çok uzaktayız. Önümde paradoks gibi duran iki durum söz konusu: Hem iletişim çağından söz ediyoruz, hem de iletişimsizliğinin düşürdüğü yalnızlıktan. Peki, ne olmuştu? Neden, nasıl, niçin olmuştu? Üstelik medeniyetimizde iletişim, söze büyük ehemmiyet vermiş şifahi kültüre dayalı bir gelenekten geliyordu. Sohbet halkaları, istişare meclisleri, kahvehane toplantıları, dost meclisleri geçmişten günümüze hamurumuza karışmış maya gibi toplum olarak kenetlenmemizi sağlamış; selamlaşma, davet etme, yardım etme, düşenin elinden tutma gibi insan olma erdemimizi diri tutmuştu.

İletişim Çağı denilen yeni yüzyıl kısa yol tuşlarıyla yaşanan hızlı bir tüketme metodu geliştirmiştir. Ziyaretlerimizi SMS, ticaretlerimizi banka kartları, yardımlarımızı tanımadığımız insanların hesaplarına nakleden bir algı biçimi geliştirip tanışmamızı, iyi kötü günde bir arada olmamızı, dost olmamızı ortadan kaldırmıştır. Birbirimizin hikâyesini bilmenin, dinlemenin, sohbetlerimizin arasına telefonlar, son dakika haberleri, ekonomi, TV dizileri, filmler ve internet girmiştir. Kısaca muhabbetimiz hep yarım, hikâyemiz hep eksik kalmaktadır. Sözlü iletişimin ortadan kalktığı sözüm ona iletişim çağında maalesef en iyi dostlarımız karşımıza alıp izlediğimiz TV, cümleleri kısaltarak alelacele konuştuğumuz telefon, kulağımıza takıp dinlediğimiz müzik çalar olmuştur.

Farkında mısınız artık çocuklarımız bizim masallarımızla değil yataklarının başucuna koyduğuz ses cihazlarından dinledikleri hikâyelerle uykuya dalmaktadır. Saçlarını okşayıp gözlerinin içine bakarak, ara sıra yüzlerine öpücükler kondurarak söylediğimiz, ömür boyu kendilerine kılavuz olabilecek nasihatlerden mahrum büyüyorlar. Ruhlarını okşayan, yaralarını iyileştiren bütün güzel değerlerin yerini ruhsuz, sevgisiz, şefkatsiz tek düze sesler ve makineler aldı. Körebe, saklambaç, mendil kapmaca gibi oyunları; el ele tutuşabilecekleri, göz göze hayal kurabilecekleri oyun arkadaşları da yok. Hayatı sokakta düşe kalka öğrenebilecekleri alanları da yok zaten. Yalnızca odaları var. Özel odaları… Oyunlarını bilgisayarda oynuyor, tanımadıkları binlerce insanla aynı sanal ortamda sanal savaşlar yapıyor, silah alıp silah satıyorlar. Derslerini arama motorlarından hızlıca buluyor; kitapsız ve emeksiz bilgi sahibi olup çabuk unutuyorlar. Kahramanlarını televizyondan ya da oynadıkları oyunlardan seçiyor, internette tanıştıkları sevgilileriyle randevulaşıp tanışık olmadan cinsellikle tanışıyorlar. Sonra tekrar odalarına; bir başınalıklarına, yalnızlıklarına gömülüp yeni şeyler tüketmenin girdabına düşüyorlar. İletişim Çağı’nın bizi getirip bıraktığı kör nokta tam olarak burası.Bu bağımlılık duygusu çok ürkütücü değil mi? İletişim Çağı’nda iletişimsizlik sarmalı yaşamı tümüyle değiştirip her şeyi birbirine benzetiyor. Bin yıllık gelenekleri, kültürleri ve hatta inanç sistemlerini bile tekdüze hale getiriyor. Stefan Zweig, inandığı değerlerin bir bir yıkıldığını, yaşamının bir anlamı kalmadığını düşünüp karısıyla birlikte ölüme giderken 15 Haziran 1940 tarihli günlüğüne: “Neredeyse 59 yaşındayım, önümdeki yıllar korkunç olacak.” diye yazmıştı. Zweig,“Tekdüze Bir Dünya” adlı denemesine ”Dünyadaki tekdüzelik karşısında ürperti duydum.” diye not düşmüştü. Ne kadar haklı!

Şimdi aynı apartmanda biri tek haneli dairelere, diğeri çift haneli dairelere numarası olan ev sahiplerinin aynı yöne bakmayan iki farklı asansörden gidip geldikleri yeni bir mimari anlayışımız var. Evet, artık ‘site insanı’ diye yeni bir ruhsuzluğumuz var. Giyim kuşamlarımızın, evden çıkıp dönüşlerimizin, alışveriş biçimlerimizin hatta yüz ifadelerimizin birbirine benzediği; gülüşlerin sahteleştiği, tekdüze, birbirinin aynısı insan topluluklarının birbirini tanımadan yaşadığı yeni mekânlar var. Evimize gelen en yakınlarımızın bile güvenlik kontrolünden geçtiği yeni yaşam alanları. Mahallesi, sokağı, çeşmesi, camisi, satıcısı, yaşlıları, körleri, topalları, dilencileri olmayan düzgün giyimli adamları, şık kadınları, sahip oldukları maddi imkânlarla rütbe savaşına girmiş çocukları, delikanlıları olan ruhsuz yaşam alanları…

Zweig haklı çıktı, “kendi kendilerini uşak yapanların kişiliklerini yitirme coşkusu bütün halk topluluklarını” yıkıp geçti. İletişim çağında birbiriyle iletişim kuramayan küresel bir sürünün içindeyiz artık.

 

II

“En uzak mesafe ne Afrika’dır
ne Çin, ne Hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan”
Can Yücel

Elektrikle iletişimi (Telgraf) bulan Samuel Finley Breese Morse“Telgraf, bütün ülkeyi bir mahalle haline getirecektir.” derken belki de günümüzün en önemli iletişim araçlarından biri olan telefonu, televizyon ve interneti tarif etmişti. Finley haklı çıktı. Elektrikle iletişim (Telgraf) sadece bir ülkeyi değil koca bir dünyayı mahalle haline getirdi. Ruhsuz, mekanik, soyut bir mahalle… İnsanın modernleşme ve sekülerleşme belasıyla kendini tükettiği bir mahalle… İletişim teknolojileriyle bireyi kendi yalnızlığına hapsedip sahici yaşamaktan koparan bir mahalle. Kutsaldan, sözden, gelenek-görenek ve toplumsal dayanışmadan; akraba, dost, komşuluk ve aile ilişkilerini iğdiş eden bir mahalle…

İletişim Kuramcısı Neil Postman içerisinde olduğumuz bu durumu tanımlarken; “Telgraf, ülkeyi bir mahalle haline getirmiş olabilirdi; ancak bu, özgül türde bir mahalle, birbirleri hakkında sadece en yüzeysel bilgileri bilen yabancıların oturduğu bir mahalleydi.” ifadelerini kullanmıştır. Kısaca soğuk, niteliksiz ve menfaat ilişkilerinden örülü; uzak mesafelerin kısa mesajla, yüz yüze iletişimi engelleyen iletişim teknolojilerinin aracılığıyla sağlandığı, yüzeysel selamlaşmaların mekanik mahallesinde oturuyoruz. İnsanlar arasındaki iletişimsizliğin iletişim araçlarının gelişmesine karşıt olarak arttığı küresel bir yalnızlık mahallesinde. Oysa bizim asıl mahallemizde “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” gibi iletişim sorumluluğunu insan ruhuna yükleyen köklü bir duyarlılığımız vardı. Bizim mahallemiz kavramı; nesillerin zamanı nasıl tasarruf ettiğini, mekânı nasıl biçimlendirdiğini, eşyayı nasıl evcilleştirdiğini velhâsıl hayatı nasıl yumuşattığını öğretirdi. Bizim mahallemizdeki ileri değil insani iletişim metotlarında; köşe başındaki çeşmenin, kaldırım taşının, çınar ağacının gölgesinde içilen bir bardak çayın, sütçünün, simitçinin, yoğurtçunun, bozacının varlığı bütün iletişim metotlarının ahenginden daha fazla ilham veren ve hayatın devam ettiğini hatırlatan müthiş bir ruh dinginliği barınmaktaydı. Bu öğreti aynı zamanda ete kemiğe bürünmüş, mekanikleşmemiş; sanayi devrimlerine, sloganlara, teknolojik gelişmelere, renkli ekranlara karşı durarak içimizdeki derin boşluğu bertaraf eden endişe duyacak bir şey olmadığını öğütleyen kocaman bir güven duygusuydu. Tanpınar’ın tarifiyle “Üst üste yaşanmış bir zaman içinde birçok defalar kurulmuş, bozulmuş, çerçevesi küçülmüş, fakat daima kendi kendisi kalmış ve her defasında bir evvelkinin bir yığın artığını, mahiyet ve değerine bakmadan terkibinin içine almış bütün bir hayatın rengiydi.” Bu renk bizlere moderniteye rağmen mizacımızı, kişiliğimizi, mahallemizi, geleneklerimizi, nasihatleri, mekânları şekillendirirken en belirleyici özelliğimizin yalnızlık ve iletişimsizlik olmadığını da öğretiyordu.

Türkiye’de iletişim biliminin kurucusu sayılan, yetiştirdiğimiz en önemli toplumbilimcilerden ve 2009 yılında aramızdan ayrılan Ünsal Oskay, içinde bulunduğumuz iletişimsizlik ve yalnızlık sorununu tanımlarken günümüz insanının mekanikleşen ruh halini şöyle tarif ediyordu: “Sokaklardaki “kalabalık içindeki yalnız insanlar” gibi TV ekranının karşısındaki insanlar da komşularından ve kendi toplumsal gerçeğinden soyutlanmış insanlardır. Televizyonun bugünkü kullanım biçimi ve yayın politikası “uzakları yakınlaştırırken, yakınımızı ustaca bizden uzaklaştırmaktadır.” Böylece yalnızlaştırılmış insan, yalnızlığını fark edemeyeceği bir gaflete düşmektedir. Kendisinden ibaret bir dünyaya kapanmak, aslında çok büyük bir aldanmadır. Toplumsal konumu bakımından onunla aynı sorunu yaşayan bir diğer sıradan insandan uzaklaşan ve onu kendi mutluluğu için en büyük hasım sayan “sıradan insan” şimdi, kendisine ait son “harem-i ismet” saydığı evinde medyanın ve ardındaki iktidar odaklarının düzenlediği yanlış bir hayatın içindedir. “Dünyayı istediği gibi biçimlendiren odakların iletişim teknolojisinde sınırsız gelişmelerin yaşandığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimsizliğin ortaya çıkması ve gözler görülür biçimde yoğunlaşmakta oluşu bundan kaynaklanmaktadır.” (İletişim’in ABC’si Ünsal Oskay 1994)

Oskay’ın tarif ettiği bireyler olarak bugün kendi odalarımızda, kapıları kendi yüzümüze kapatarak bir başına yaşamaya alışmış budalalığımızla en basit iletişim metotlarını hayatımızdan dolayısıyla mahallemizden hızla uzaklaştırmak çabasındayız. Niye? … Can sıkıntısını alışveriş yaparak, oyun ve eğlenceyle gidermeye çalışan, dizi film izleyen, internette sörf yapan bu yeni mekanik soyluluk maskesinin yüzeysel bir palavradan öteye geçemeyeceğini ne zaman fark edeceğiz? İnternet, telefon, TV ve iletişim teknolojilerini birbirimizden uzaklaşmak için kullanmamamız gerektiğini ne zaman algılayacağız? Bu durumun ruhumuzun ilacı, derdimizin dermanı, sohbetimizin konusu olamayacağını ne zaman anlayacağız? Markete gitmeden, internetten sipariş verip bilgisayar aracılığıyla alışveriş yapmanın bizi kendi mahallemizin, sokağımızın, içimizin, özünden ve sözünden mahrum bırakacağını fark etmeyecek miyiz? Sanal sohbetlerimizin, ileri teknoloji cihazlarıyla kurduğumuz iletişim metotlarının hiçbirinin kucaklaşmanın, sarılmanın, aynı sofrada yemek yemenin, aile fertleriyle bir arada bulunmanın, dertleşmenin, selamlaşmanın, bakkalda manavda ayaküstü sohbete durmanın, kapıdan balkondan birbirimize seslenerek hal hatır sormanın, cami çıkışında kucaklaşmaların yerini dolduramayacağını göremeyecek miyiz?

III

“Onca varlık var iken, gitmez gönül darlığı!”
Yunus Emre

2000 yılının hemen başında televizyonlarda yayınlanan Kent Şekerleme reklamını sanırım hepimiz hatırlarız. Reklamda bayramda çocuklarını bekleyen ve camdan yollarını gözleyen huzurevindeki yaşlı karı kocayı görürüz. Son derece duygusal bir müzikle -iletişim çağında- yaşlı karı koca camlardan çocuklarının yollarını gözlemekte, bayram ziyaretlerini dört gözle beklemektedirler. Evet, aranmışlardır belki, telefonla konuşmuş; internet üzerinden görüntülü sohbet etmiş, torunlarına el sallamışlardır ama bir umut hala camdan bakıp sokaktan medet ummaktadırlar. Beklenti hep aynıdır… Gelecekler mi?

İletişim çağında iletişimsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri olan reklam filmi bir insanın kapısını çalmakla bir insana ulaşmak arasında nasıl derin bir fark olduğunu göstermekle kalmamış adeta bu farkı iliklerimize kadar hissettirmişti. Çünkü insan özleyen; kucaklaşmak, sarılmak, öpmek, dokunmak isteyen ete kemiğe bürünmüş ruh sahibi duygusal bir varlıktı. İşte bu nedenle yüz yüze iletişim metotları dışındaki bütün yollar insan mizacına tezat teşkil eden soğuk, mekanik ve ruhsuz dokuya sahiptir. Bu yaklaşımımız şüphesiz iletişimin olanaklarından yararlanmayalım anlamını taşımaz. Tam tersine iletişimi sadece imkânsız olana erişmek için bir araç kılmak ama iletişimi teknolojiye kurban edip imkânsızlaştırmamak anlamını taşımaktadır. Amacım elbette bin yıl öncesinde yaşamak değil, geçmişten ilham alarak bugünü yaşamaktır. Geçmişin kötü tekrarı değil geleceğin taze ufuklarına geçmişimizi de yanımıza alarak bakabilmektir. Niyetimizi belki de Mevlanâ’nın “Ne ararsan ara, kendi içinde ara, başka yerde arama!” sözü izah etmeye yetecektir. Ama elbette Mevlanâ’nın bu sözü kendi içimize kapanalım, bireyselleşelim, iletişimsiz, güvensiz bir mekaniklikle izole olalım anlamında söylememiştir. Kendi iç dünyamızdan, geleneğimizden, kültürümüzden haberdar olmak, kendi benliğimizi kendi geçmişimizin içinde aramak, onunla barışık olmaktan bahsetmiştir.

Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernlikten nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışmışlığını anlatan Pandora’nın Kutusu isimli filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, filmiyle ilgili soruları cevaplarken iletişimin mekanikleşmesiyle ilgili çok çarpıcı tespitlerde bulunmuş: “İstanbul’daki her yerleşim ve her alışveriş merkezi, her türlü sosyal yapılanmalar, her türlü bölgecikler hassasiyetleri bakımından şehrimiz yalıtılmış departmanlar halinde örgütlenmiştir. Yalıtılmış alanları gerektiren maddi varoluş koşulları bizzat iletişimsizliğin birincil nedenleri haline de geliyorlar” diyerek başından beri anlatmaya çalıştığımız mekanikleşmemizi ve iletişimsizliğimizi özetlemiştir. Yeşim Ustaoğlu’nun işaret ettiği bu ruhtan arındırılmış mekanik yalnızlık duygusu aslında hızla ve hemen değişen zaman dilimlerinde bırakın bir başkasını kendi derdimizi, sağlığımızı ruh yorgunluğumuzu bile ertelemek zorunda kaldığımız garip bir algı da geliştirmiştir. ‘Aynadaki kim?’ sorusuna vereceğimiz cevaplar maalesef bizi: “Hep işimiz var, hep yoğunuz, hep vaktimiz dar ve hiç zamanımız yoktur…” şeklinde devam eden yalancı bir savunma metoduna teslim etmiştir. Farkındaysanız zengini ve yoksuluyla, kültürlüsü ve cahiliyle, kentlisi ve köylüsüyle Türk toplumu da dünya toplumları gibi, medyatik yaşama tutsak olmuş, iletişim için zaman bulamayan koca bir toplum gününün neredeyse altı saatini TV başında dizi izleyerek geçirmeye başlamıştır. Televizyonda Perihan Abla karakteriyle tanıdığımız Perran Kutman, bu yeni şizofreni medya algımızı “Gerçek, sahte kimliği icat etti.” cümlesiyle betimlemiştir. Gerçek ablalar, kardeşler, dostlar, arkadaşlar, anne-babalar gitmiş yerine sahte zamansızlık teorilerini kendisine duvar yapan maskeli kişilikler gelmiştir.

Bugün özellikle aile içi iletişimde en büyük sorun olarak görülen TV ve internet için sosyolog kimliğinden çok, Hürriyet’in eski yayın yönetmeni kimliğiyle tanınan Ertuğrul Özkök’ün yaptığı tanımlama ise oldukça manidardır. “Televizyon, modern toplumda insanları sürü halinde yaşatmaya, bir arada uyuma sokmaya, onu sistem içinde tutmaya çalışıyor. İnsan-insana ilişkilerin duygusal temelini yıkan TV, ilk etapta kitlelerin zihnini uyuşturur, onlara tek bir merkezden ortak bir gündem sunar, sonra bütün bireysel, zümresel farklılıkları yok ederek toplumu bir bütün için standartlaştırır.” Kitle iletişim araçlarının en olumsuz etkisi belki de günlük yaşamın her anını ve olgusunu ”seyirlik bir oyun” haline indirgeyişidir. Bugün dünyanın her tarafında olup bitenleri en kısa zamanda hem de görüntüleriyle izleyebiliyoruz. Etiyopya’daki aç çocuklar, Güney Afrika’da kara derili insanlara yapılanlar, El Salvador’da, Şatilla kamplarında işkence gören, katledilen insanlar günlük yaşamımızın ancak seyirlik bir olgusudur artık. “Kısaca bu açılardan kitle iletişim araçları, kültürün ‘duyarlı hale getirme’ işlevini törpülemiştir. Oysa günlük dramın seyirlik bir olgu haline indirgenmesi kadar tehlikeli bir şey olamaz. Ne yazık ki, çağdaş iletişim sistemi bu bakımdan eleştirel duygunun parçalanmasına yol açmıştır.” (Ertuğrul Özkök, İletişim Kuramları Açısından Kitlelerin Çözülüşü, 1985) Ertuğrul Özkök’ün ‘kültürün duyarlı hale gelmesini törpülemek’ ifadesi de yine sorunumuzu özetleyebilecek en temel anlamı içinde barındırmaktadır.

Adına ister mahalle kültürü, geleneksel kültür, inanç kültürü, ister medeniyet, sanat kültürü, ister iletişim kültürü, yaşam kültürü deyin bu kültür bizi biz yapan bütün öğeleri içinde barındıran yegâne olgudur. Kızılderililer bir yolculuğa çıktıklarında durdukları yerde mutlaka birkaç gün mola verir ve o yöreyi, kültürünü ve o bölgenin insanlarını tanımaya çalışırlarmış. Bunun nedeni sorulduğunda ise,“Eğer çok hızlı giderseniz, ruhunuz geride kalır. Ruh olmadan yapılan yolculuklardan bir hayır gelmez.” diyerek cevap verip modern dünyanın hiçbir şeye yetişemeyen, hayatı ıskalayan bu yalancılığını ne de güzel özetlemişlerdir. Bu hızımızın bizi kültürümüzden ne kadar uzaklaştırdığını; durup dinlemenin, anlamanın, fark etmenin, selamlaşmanın, hal hatır sormanın ruh bönlüğümüze iyi gelecek en temel ilaç olduğunu maalesef fark edemiyoruz. Uzun zaman sonra bir sosyal paylaşım sitesinde karşılaştığım arkadaşım, “Biz çocukluk arkadaşıyız Nurdal, yıllar sonra birbirimizi buradan bulup konuşmak yakıştı mı bize?” diye sormuş ve eklemişti: “Ne gelseydik buralara ne de denizi görseydik.”

Cahit Sıtkı Tarancı, “Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız / Hatırası bile, yabancı gelir. / Hayata beraber başladığımız / Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir / Gittikçe artıyor yalnızlığımız.” diyeli kaç yıl geçmiştir acaba? Sahiden en belirleyici özelliğimiz yalnızlığımız mı? Oysa insan, nedeni, amacı, anlamı sorgulayan, iyi ve kötüyü ayırt eden varlık değil midir? Biz neden sormuyoruz? Durumumuzu, vazgeçtiklerimizi neden sorgulamıyoruz? Her sabah maskemizi takınıp, günlük yüzümüzü makyajlayıp sokağa çıkıyoruz. Adı hep “ben” olan zaman aralıklarında hayat kurguluyor, yalnızlıktan şikâyet ediyoruz. Neden?

Sadi diyor ki: “İki şey ruhumu karartır: Konuşacakken, susmak, susacakken konuşmak.” Hadi konuşalım, soralım, sorgulayalım ve ruhumuzu aydınlatalım.

Ruhumuzu karartan nedir? Hani öğretmenlerimiz bize hayatın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmayı öğretmişlerdi. Bizi ruhumuza dolanan bu kablolardan, TV ekranlarından, bilgisayar monitörlerinden kim çıkaracak? Gülümsemeyi, aramayı, kıymet bilmeyi, hâl hatır sormayı, önemsenip önemsemeyi, yaşadığımız yere kendi ruhumuzu katmayı, hayatı mekanik bir makine olmaktan çıkarmayı kim öğretecek?

Ya da asıl soru/n şu mu? Aynadaki kim?

Nurdal Durmuş / Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts