| |
Haz 19
Yazanlar: Nurdal Durmuş – Gökhan Şimşek
“Kaos ortamında en çok bilgi zarar görür. Çünkü bilgi, istenilen kalıba sokulduğunda en tehlikeli silahtır.” G. Arthoid Samulla
Yeryüzündeki tüm kadim medeniyet ve topluluklar, elde ettikleri değerlere ulaşabilmek için acı-tatlı yüzlerce tecrübe yaşamış; ideal nesil için nesiller feda etmiş ve nihayetinde ortaya çıkan tüm kazanımları sözlü, yazılı ve görsel bilgi ile korumuştur. Bilmenin hem saran hem de paylaştıran özelliği, var olan kültür havuzunu temizleyip gerekirse genişletebilen bir güç olarak toplumun yaslanabileceği temel kökü oluşturur. Bize göre bilmek; varoluşun ana merkezini, bilgi ise o merkeze ulaşacak yolu temsil etmektedir. Nerede durursa dursun, hangi düşünceye sahip olursa olsun insan, bulunduğu yerin yaratımına bilgiyle ulaşır. Zarar görmüş bir bilginin ne bireye ne de topluma katacağı bir değer yoktur. Bundan daha tehlikelisi ise bilginin zarar görüp görmediğinin öneminin kalmamasıdır.
Türkiye hem coğrafi konumu hem de iç dinamikleri bakımından dünyanın stratejik değeri en yüksek ülkelerinden biri, belki de birincisidir. Bu durum öyle bir noktada durmamızı sağlıyor ki yükselmeye de düşmeye de eşit uzaklıktayız. Balkanlar’dan başlayıp Rus, Türkmen Coğrafyası ve hatta Çin içlerine kadar ırk; Afrika’dan başlayıp Doğu’ya kadar din merkezli bağımız var. Bunun doğru yönetilmesi halinde, sadece bölgesel bir güç olarak değil, bölgeler arası söz sahibi olabilecek güce dönüşme potansiyeline sahibiz. Geçmişte örneği olmasına rağmen bugün dillendirilmesi bile ütopik gözüken bu potansiyelin vücut bulması ne bölgesel güçlerin ne de küresel güçlerin istediği bir şey. İster aynı dinden, ister aynı ırktan olsun; ister müttefik, ister düşman olsun tarihsel bağlarını kuvvetli tutmuş ya da az gelişmiş ülkeler dışındaki ülkelerin tamamı bu durumdan rahatsızlık duymaktadır. Bu noktada ülkemizde başta din ve ırk olmak üzere birçok maddenin de parçalara bölündüğünü söylemeliyiz. Açıkçası süper güç ile müttefik(!) olduğumuz sürece böyle bir şeyin de olmasına gerek yoktur. Hiçbir süper güç, kuvvetli bir müttefikinin bölünüp aynı parçadan karşısına bir aktörü daha muhatap tutmak istemez; fakat o ülkenin çok büyüyüp yarın kendi kontrolü altından çıkmasını da istemez. Bunun için zaman zaman destekler, zaman zaman da frenler. Bu topraklar üzerinde yakın ve orta vadede fiziki bir bölünme öngörümüz yoktur. Aslında buna gerek de kalmamıştır. Zaten zihinsel anlamda onlarca parçaya bölünmüş bir fotoğraf karşımızda durmaktadır. Din üst başlığı altında cemaatler, mezhepler; ırk üst başlığı altında etnik ve mikro milliyetçilik; siyaset üst başlığı altında ölümüne savunucu partizanlar; spor üst başlığı altında fanatikler ve daha nice üst başlıklar ve dalları. Kendimizi bölmek için yeterli ortam ve bol miktarda düşünceye zaten sahibiz. Buna rağmen ülkemizde fiziki anlamda ırk üzerinden operasyonlar yapılmasına rağmen istenilen sonuca tam anlamıyla ulaşılamamıştır. Kürtleri temsil iddiasında bulunan silahlı unsurlar, yıllarca mücadele sürdürmesine rağmen Kürtler nezdinde tam anlamıyla karşılık bulamamış ve bize göre –şimdilik- bu damar tasfiye edilerek yerine din/mezhep üzerinden yeni bir harekât faaliyete geçirilmiştir. Tarih boyu çeşitli provaları yapılan bu girişim, artık yeni Türkiye’nin kucağına bırakılan/bırakılmak istenilen felakettir. Bu aslında bir anlamda hamisi olmaya, ‘abisi olmaya çalıştığın Orta Doğu’ya hoş geldin’ mesajıdır.
Her ülkenin, kendi değerleri çerçevesinde yaşayıp kimseyi tahakküm altında tutmayacağı bir dünya kulağa hoş gelse de bu, romantik bir söylemin ötesine geçemeyecek kadar gerçek dışıdır. Başka bir ülkede operasyon yapmak isteyen ya da bu güce sahip olan unsurlar çoğu kez rüzgârı çıkaran değil, yönlendiren pozisyonda olmayı tercih eder. Birinci yolu seçenler, uzun vadeli düşünmezler. İkinci yolu seçenler için ise rüzgârın nasıl estiğinin önemi yoktur. Eğer bir yerde kaos oluşacaksa bunun için bir kişinin ayağının takılarak dahi olsa yere düşmesi yeterli olabilir. Buna rağmen Reyhanlı patlaması, bugünkü kaos ortamının başlangıç adımıdır.
Türkiye, son on yılın en kaotik günlerini yaşamaktadır. Bu süre zarfında hemen her şeyin birbirine girdiğini, sebep ve sonuçların farklı yerlere kaydığını ve iç dinamiklerin hareket ettirilerek nasıl parladığını izlemekteyiz. Bütün kavramlar birbirine karışmış durumda. Düşünmek, araştırmak ve sorgulamak gibi yetileri maalesef oldukça zayıf olan toplum, ağırlıklı olarak ‘his ve izm’ler üzerine kurulu; çok çabuk nefrete dönüşebilen ve yer yer şiddet içeren bir dil üretmenin ötesine geçmekte zorlanmaktadır. Tüm bu kargaşa arasında sağlıklı düşünsel yollar üretebilen küçük bir topluluktan da bahsedebiliriz. Belki de “Neomuhalif” denilebilecek bu topluluk, doğru iletişim kurulursa bu ülke için ciddi bir kazanım olacaktır. Bu süreçte kalıplardan ne dediği anlaşılmayan ideolojiler barındırmaksızın, dengeli bir doğru/yanlış, takdir/tenkit diline nasıl ihtiyaç duyduğumuz da açığa çıkmış oldu. Bu dil aslında iktidar kadar muhalefeti de hedef alan bir dildi. Toplumun çıtası neyse meclis odur. Muhalefet eğer hemen her vakıada salt eleştiri yerine kendi tezini, antitezini, projesini ama en önemlisi dilini geliştirebilseydi, yeni bir dile ihtiyaç olmayacaktı. Buna rağmen muhalefet vekil ve temsilci diğer unsurların kaosa mütevazılığın ötesinde katkılar yapması bir anlamda “Biz beceremedik, sizin eteğinize tutunalım, ya tutarsa” demekten başka bir şey değildir. Maalesef ülkemizde muhalefet, çok kötü oynadığı halde formasını öperek “En azından taraftarı arkama alayım” diye düşünen futbolcuyla benzer bakış açılarına sahiptir. İktidar da yapmış olduğu faaliyetlerin arka plana atılmasının sebeplerini çoğu kez basit argümanlara yaslamaktadır. Özellikle üslup ve tahakkümün nasıl büyük bir perde olduğunun maalesef henüz farkında değildir. Belki de yaşadığımız kaos, bu boşluğun doldurulması konusunda bir filizlenmeye de sebebiyet verecektir; fakat kaosun getirdiği tek kazanç bu olabilecekken götüreceği şeyler çok ağır olabilir.
Bize göre, bu kargaşanın arkasında büyük bir pazarlık masası kuruludur. Türkiye’nin Suriye muhalefetine destek olmaktan başka bir alternatifi kalmamıştır. İktidarın muhalifleri yenerek yönetimi sürdürmeleri durumunda her daim savaş ya da çatışma durumunun olacağı düşman bir ülke ile yan yana yaşamanın zorluklarını bilmektedir. Bu yüzden her platformda iktidarın değişmesi gerektiğini kuvvetle vurgulamaktadır. Türkiye’nin karşısında ise aynı tutumu sergileyen; fakat iktidara destek olan bir İran vardır. Aslında bu iki ülkenin de olayın baş aktörleri olmadığı düşüncesindeyiz. Burada iki taraf varsa birincisi ABD ikincisi ise Rusya ve Çin’dir. Türkiye ile İsrail, Suriye iç savaşına müdahil olan diğer tüm Arap devletleri, bu iki ana tarafın yanlarında yer almıştır; fakat çatışma ortamı ana taraflar üzerinden yürümemektedir. Suriye’nin muhaliflere geçmesi durumunda bölgede bir ABD yanlısı ülke daha olacağını bilen Rusya ile Suriye’yi, lojistik üs ve Ortadoğu’ya karşı kullanan İran rejimi savunmaktadır. Yine enerji ihtiyacının önemli bölümünü İran ve Rusya’dan sağlayan ve ABD karşıtı herkesle müttefik olan Çin de bölgede ABD yanlısı bir devlet istememektedir. PKK’nın “yurt dışı”na çekilmesindeki “yurt dışı”nın da Suriye’nin kuzeyinde kurulması planlanan bir Kürt devleti olması ihtimal dairesindedir. Bize göre, pazarlık masasının aktörleri ve konusu budur. Pazarlıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın bu ülke sıkıntılı bir süreç yaşamaya adaydır; çünkü rejim yanlısı tarafın Türkiye’deki iç dinamikleri harekete geçirebilecek gücü vardır ve bize göre bu kaos ortamı, bahsi geçen tarafın elinde filizlenmiş; Türkiye’nin büyüme potansiyelinden endişe eden Avrupa tarafından da körüklenmiş bir üründür. ABD’nin olaylar karşısında sessiz kalması ise “Müttefikim de olsan duracağın yeri bileceksin” mesajıdır. Yaşanan olayları Batı medyasından daha fazla Suriye rejimi yanlısı ülkelerin medya organları yayımlamış ve yayımlamaya devam etmektedir. Rüzgârın nereye eseceği belli olmasına rağmen hangi hızla ve ne zaman eseceği belli değildir.
Bu toplumun, üzerinde tam mutabakat sağlayacağı çok az şey vardır. Çünkü çeşitlilik adı altında isteyen istediği atı koşturabileceğini, kendi düşüncesinin en iyi olduğunu, diğer düşüncelerin yaşam hakkı olmadığını benimsemiştir. Bu durumda samimiyet ve hoşgörü maalesef akla gelmemektedir. Hemen her konuda dinlemek, empati kurmak ve anlamak yerine; savunmak ve saldırmak üzerine kurulu bir söylem zemini oluşmuştur. Halk kimdir? Eline bayrak, diline marş alan herkes “Benim dediğim olacak, halk benim” dediği müddetçe halktan bahsetmek gerçekçi olmayacaktır. Özgürlük nedir? Sınırsızlığın veya başkalarının alanlarına müdahale etmenin adına “Gerçek özgürlük bu” denildiği sürece bu kavram da havada kalmaya mecburdur.
Canımızı sıkan, yaşadığımız kaotik ortamdan daha çok, bu ortamların süreklilik arz edecek ve ülkemizi derin kuyulara sürükleyecek günler görme endişesidir. Bunun için dışarıda olduğu kadar içeride de ellerini ovuşturan, birileri ölse, bir yerler yakılsa diye tetikte bekleyen insanlar vardır. İdeolojik bataklıklarımızdan, sabit fikirlerimizden, önyargılarımızdan, bizim gibi düşünmeyenleri yok saymamızdan; dili, dini, mezhebi, düşüncesi, takımı ve partisine göre insanları değerlendirmemizden kurtulmadığımız sürece ne üzerimizde plan yapanlar bitecek ne de mutlu olacağız. Bu bataklıklardan kurtulmak için yerli olmaktan, birbirimize saygı duymak ve değer vermekten başka kurtuluş yolu yoktur. Ancak yeni bir dil ile bu noktaya ulaşırız. Kokuşmuş, eskimiş, yalan, dolan söylemlerle varılacak nokta girdaptır. Maalesef medya girdabın oluşması için zeminler hazırlamaktadır. Bu işin bayraktarlığını yapan medya platformlarının en önemli ayağını sosyal medya oluşturmuştur. Çünkü yukarıda fotoğrafını çekmeye çalıştığımız halk için gerçeğin önemi yoktur. Duymak ya da görmek istediği şeyin dillendirilmesi inanması için yeterli sebeptir. Sorgulamak ya da araştırmak aklına gelmez; çünkü düşüncesini besleyecek, nefretini/sevgisini artıracak olan şeyin yalan mı doğru mu olduğu önemli değildir. İnsanların birbirine saygı duyduğu ve sadece diğer tüm kimliklerini kenara bırakıp insan olduğu için kıymet verdiği bir toplum olmak, inanıyoruz ki şu anki durumumuzdan daha kolay erişebileceğimiz bir mertebedir. Buna ulaşmak için çok farklı yollar vardır, ama özellikle eğitim sisteminde köklü değişikliklere gidilmelidir. Öncelikli olarak “eğitim” kavramının düzeltilmesine gerek vardır; çünkü insan eğitilmekten ziyade öğrenime ihtiyaç duyar. Okullarda tepeden tırnağa ezberci sistem yerine mantık, tartışma, farklı düşünme ve empati kurma gibi derslere ihtiyaç vardır.
Bilgi, ancak değer verilirse, emek verilirse, üzerine gidilirse kıymetlenecek ve anlaşılabilecek bir şeydir. Bugün artık her türlü bilgiye çok kısa sürede ulaşabiliyoruz. Hiç emek vermiyoruz, çaba sarf etmiyoruz. Birilerinin belki de ömür verdiği konular parmaklarımızın ucunda keyfimizi bekliyor. Böyle olunca da bilginin değeri olmuyor. Düşüncelerimiz sanal, hislerimiz sanal. İnternet, bize çok şey verdi ama en çok da bilginin değerini yok etti. Değersiz olan önemsiz olur. Kolay ulaşılan kolay tüketilir, kıymeti bilinmez.
Yazımızın başında alıntı yaptığımız söz için kimileri ‘çok doğru/yanlış’ ifadelerini kullanmış olabilir. Kimileri sözü çoktan unutmuş olabilir. Kimileri de sözün sahibi kimdir nedir diye hiç bakmadan sırf karşısında bu yazıyor diye buna inanmış olabilir, bilemiyoruz. O söz aslında bir alıntı değil, yazıya başlarken tarafımızdan yazılmış bir sözdür. İmzada yazan kişi de gerçek değil, o an aklımıza gelen bir karakterdir. Demek istediğimiz şu: “Gördüklerimiz bizi mutlu da mutsuz da etse gerçeğe ulaşmak için engel teşkil etmemeli. İstediğimize ulaşmak yerine, gerçeğe ulaşmayı istemek çok kaliteli akıl ortaya çıkaracaktır.”
Not Düşelim: Var olan kaos ortamının çıkış sebebi olarak dillendirilen çevre hassasiyeti ile şehir planlama, kentsel dönüşüm gibi konuları da ele alarak devam yazımızda düşüncelerimizi beyan etmeye çalışacağız.
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
instagram : http://www.instagram.com/nurdaldurmus
tumblr : http://nurdaldurmus.tumblr.com
Haz 09

Giriş;
Taksim Gezi Parkı yayalaştırma çalışmaları nedeniyle bulunduğu yerden sökülmesi gereken ağaçlar için parka gelen araçların önünde Sırrı Süreyya Önder vardı. Ekranlarda buldozerin önünde bedenini siper eden adam edasıyla haber yapılınca çevre derneklerinden sayıları yüzü geçmeyen bir grup genç Gezi Parkı’na çadır kurup ağaç nöbeti tutmaya başladı.
Polis gezi parkına çadır kurup ağaç nöbeti tutan gençleri, uykusundan kaldırmış, çadırlarını ateşe vermiş ve gaz bombasıyla dağıtmaya çalışmıştı. Bir çay ikramıyla ve iletişimin gücüyle halledilebilecek bir meseleyi kaba kuvvet ve şiddetle çözmeye çalışan bir anlayışı bu ülkede aklı başında kimse tasvip etmedi. Zaten başbakan olayın soruşturulduğunu da açıkladı. Üstelik ağaç nöbeti tutanlara gazlı müdahale diye kutsal bir gerekçeyle haberleştirilen ve hepimizi üzen bu şiddet sarmalı ekranlara yansıyınca toplumun farklı kesimlerinde “özgürlük alanlarına müdahale” gibi algılandığını da görmek mümkün.
Not düşelim:
Polisi Ak Parti’nin askeri gibi gören bir zihni bunalım yaşanıyor ülkemizde. Bu yanıltıcıdır. Nasıl ki 28 Şubat ve Erbakan dönemi eylemlerinde toplumu provoke eden, imam hatip önünde kızları coplayan, hükümete meydan okuyan polis gurubu varsa bu olayda da Ak Parti hükümetini, Tayyip Erdoğan icraatlarını benimsemeyen polisin içindeki memurların olayı büyütme çabasından bahsetmek de mümkün. Sonuçta polis, sizin benim gibi bu toplumun çeşitli fikir yapılarını benimsemiş insanlardan oluşuyor. Kısaca polis olan herkesin iktidardaki hükümetin atadığı kişilerden ya da aynı politikaları benimseyen gruplardan oluşmadığı göz ardı edilmemeli.
…
Gelişme;
Olayı fırsata dönüştürmek isteyen ve Tayyip Erdoğan politikalarından rahatsız olan kesimler polis müdahalesini bilinçli bir medya desteğiyle iyi kullanmış ve provokasyonla Taksim Meydanı’na insanların akın etmesini sağlamıştır. Ergenekon, muhalefet, illegal örgütler, dış güçler, istihbarat servisleri, Türkiye’nin ekonomik olarak büyümesini ve bölgesel güç olmasını istemeyen gizli düşmanlar vs. hepsi bu olayları bir fırsat olarak görüp bir kıvılcımdan yangın çıkarma hesabı içine girdiler. BBC ve CNN gibi kanallar, hatta İsveç, Fransız kanalları Taksim olaylarını canlı olarak ekranlarına taşıyıp ağaç katliamı, polis şiddeti ve çevrecilik gibi toplumsal hafızayı tahrik edecek olayları yan yana getirip Taksim’den Tahrir yapmaya çabaladılar.
Maalesef bu olayların polisin müdahalesiyle daha da arttığını, gazın, copun ya da TOMA’larla bu olayları bastırmaya çalışmanın kitleleri sokağa döken bir kışkırtma unsuru olduğunu ve polisin çekilmesi halinde olayların durulabileceğini, İçişleri ya da Ak Parti hükümeti geç fark etti.
Polisin meydandan çekilmesinin sorunları çözeceği ve olayların yatışacağı yönünde oluşan kamuoyu algısı neticesinde de polis Taksim’den çekilmiş ve bu anlamsız meydan muharebesi en azından şiddet üretenlerin elinden kurtarılmıştır.
Not düşelim:
İçişleri Bakanı Sayın Muammer Güler’in Taksim konusunda ilginç bir tutumu var. Meselâ İstanbul valisi olduğu dönemde Taksim’i 1 Mayıs kutlamalarına kapatıp her toplumsal olayda polisin aşırı güç kullanımı yüzünden çok eleştirilmişti. Tabi burada bunu kışkırtan illegal örgütlerin ve sendikaların payı büyük, ama konumuz dün ile bugün arasında bir çözümleme yapmaktır. Daha sonra Güler milletvekili olunca, Vali Hüseyin Mutlu döneminde 2 yıl üst üste Taksim’e 1 Mayıs’ta izin verilmiş ve küçük çaplı olaylar dışında olumsuz bir durum yaşanmamıştır. Ama bu yıl Muammer Güler’in İçişleri Bakanı olmasıyla yeniden Taksim 1 Mayıs’a kapatılmış ve İstanbul gibi ayda 2 milyona yakın turistin geldiği bu dünya şehri kendisine yakışmayan görüntülere sahne olmuştur. Hep söylediğimiz gibi 1 Mayıs kutlamalarını, devlete meydan okuyanların ve devletin meydan okuduklarının bir savaş arenası ve inatlaşmasından kurtarmak gerekmektedir. Özgürlük ve demokrasi adına yola çıkmış ve bir çok ilki başarmış, vizyon sahibi Ak Parti’ye de yakışan budur.
…
Polisin meydandan çekilmesi ile başlayan ılımlı süreç, provokatörlerin elinden oyuncaklarını almış ve planlarını gözden geçirmelerini sağlamıştır. Durumun aleyhlerine döndüğünü fark eden provokatörler, yeniden olayı çatışmadan halk hareketi eksenine taşımaya başlamışlardır.
Bu süreçte meydana çıkan sanatçıların ve medya desteğinin gücünü azımsamamak gerekir.
Zira medya illegal örgütlerin çatışmalarını da nasıl bir çılgınlıkla araç yaktıklarını, polis taşladıklarını, dükkân yağmaladıklarını göstermek yerine; meydana çıkan sanatçıların görüntülerini, konuşmalarını ve bu durumu destekleyecek polis şiddetini göstermeyi tercih etmiştir.
Medya dünyanın en büyük ordusudur ve medya desteğini kaybeden bir iktidarın ayakta durmasının mümkün olmadığını bir kez daha test edilmiştir.
Türkiye’de lokum solcu diyebileceğimiz kesimlerin sürekli özgür medya kavramından bahsetmeleri de çok tuhaftır. Zira iktidarları, icraatlarında özgür bırakmayan bir medya anlayışı olduğu sürece iktidarın da elinde kozlarını tutup dizginlemesi gereken bir medya hep olacaktır. Üstelik dünyanın hiçbir ülkesinde özgür medya söyleminden daha büyük bir palavra yoktur. Medya grubu ya da gücü olmak demek, politikanın özgürlük alanlarını etkileyip kendi çıkarlarının zarar görmemesi ya da politik gücü etkileyerek kazanım elde etmek demektir. O yüzden kimse birbirini kandırmasın.
…
Sonuç;
Kendi içlerinden provokatörleri temizleyen gruplar parkı ele geçirdi. Çarşı Grubu, Antikapitalist Müslümanlar, yeni kuşak denilen ve politik olmayan, politikadan haberi olmayanların doldurduğu bir halk hareketine dönüşen Taksim’den söz etmek mümkün.
Gezi Parkı eğlenceli duvar yazılarıyla dünyanın en güzel açık grafiti müzesi, zekâ ürünü renkli ve farklı temalarıyla en güzel parkı olmaya aday. Evet, sahiden bu kadar orijinal fikirler taşıyan, bu kadar birbirini tanımayan insanın bir arada uyum içinde çıkar savaşı yapmadan yaşadığı; varoş ile eliti, akademisyen ile okuldan kaçan liseliyi, kravatlı ile ameleyi bir yerde buluşturan ve aralarında hiçbir fark olmadan yaşayacakları tek yer olarak doğallığıyla turizme açılması gereken bir alana dönüştü.
Devrim Market, çadırlar, duvar yazıları, yakılmış otobüsler ve tuğla sütunlarından yapılmış kütüphaneler; gezi anneleri diye bir grubunun bedava pasta ve kek yaparak orada bulunan gençlere ikram etmeleri… Her şeyin hemen hemen bedava olduğu bir alandan bahsediyoruz.
Üstelik polisin çekilmesiyle birlikte çok kalabalık olmasına rağmen hiçbir adli vakanın yaşanmadığı ve sürecin hassaslığından dolayı kimsenin ideolojik olarak birbiriyle sürtüşmediği bir özgürlük parkı haline geldi. Namaz kılanları solcuların koruduğu; solcu eylemlerinde Kapitalizme karşı omuz omuzu yürüyen tuhaf bir birlik anlayışı.
Yılbaşından daha kalabalık geceler yaşamasına ve alınmış hiçbir tedbir olmamasına rağmen ne taciz, ne hırsızlık, ne yağmalama, ne de başka bir olumsuz durumun yaşanmadığı ilginç bir alan.
Not düşelim;
Evet, bütün bu süreç kavgayla başladı, ama kavgayla devam edemeyeceğini anlayan çıkarcılar durumu bir halk hareketi gibi gösterme eğilimine girdiler. Bütün bu yazdıklarım ve hepinizin gözlemlediği şeyler şu anki durumu sevimli gösteriyor, çünkü çatışmadan taraf olanları kötü görme eğilimi bu toplumun genlerinde var. Ama Miraç Kandili’ni kutlayan, Cuma namazı kılan, yakılmış otobüsü kütüphaneye çeviren, sokaklardan çöp toplayan; bir arada binlerce farklı düşüncenin yaşadığını gösteren görüntüler kimseyi rahatsız etmez. Üstelik bu desteği daha da büyütür ve kitleleri bu şekilde daha kolay etkilersiniz. Bakın bize provokatör diyorlar; ama namaz kılıyor, dua ediyoruz. Çadır kurup kitap okuyoruz; sabah çöplerimizi topluyoruz; kimimiz seccade serip namazını kılarken kimimiz gitar çalıp şarkı söylüyor, davul çalıp halay çekiyoruz. Ne zararımız var, tek amacımız bu parktaki ağaçları korumak.
Peki, adama sorarlar:
—Parktaki ağaçlar için İzmir’de ve Kızılay’da meydan işgal edip kaldırım taşlarını sökerek polisle çatışanlar kimdi?
—Taksim Platformu’nun hükümetten talepler diye sıraladığı darbe bildirisi gibi metninde, bir tek ‘hükümeti bize devredin’ demedikleri o toplantıda dile getirdikleri temel isteklerle sizin ağaç koruma eyleminizin ne alakası var?
—İçine kütüphane yaptığınız o İETT aracı kimin malıydı, nasıl yakıldı ve kime hizmet ediyor?
—“Mesele bir ağaç meselesi değil, anlamadın mı” diye sloganik söylemlerle içinize sızan sanatçı tayfası sizlerin samimi duygularınız kullanıyor olabilir mi?
—Türkiye’nin dâhili ve harici bedhahlarının, gayrimeşru isteklerini sizin gibi meşru eylemler yapan insanları kullanarak başımıza çorap örme ve ilerlememizi engelleme çabası var mı?
—Düne kadar demokrasi sandıktır diye nutuk atanların, ‘ama benim istemediğim birileri seçildi’ diyerek sandık demokrasisinden sizi kullanarak hak elde etmeye çalıştıklarının farkında mısınız?
—3. havalimanı yapılmasın, 3. köprü yapılmasın, Kanal İstanbul yapılmasın, nükleer santral yapılmasın, yerli otomobil yapılmasın, AKM yapılmasın yıkılmasın vs. gibi bir sürü temel isteğe boyun eğildiği takdirde hükümet olmanın bir anlamı kalmayacağının farkında mısınız? Bu isteklerin altında yatan ulusal ve dış bağlantıların amaçlarının farkında mısınız?
—Şu anda bu ülkenin üç önemli meydanını, “Taksim, Kızılay, Gündoğdu” meydanlarını işgal ettiğinizin ve bunun o çok savunduğumuz hukuk ilkelerine göre bir özgürlük talebi değil, özgürlüğü işgal etme hareketi olduğunun farkında mısınız?
Noktayı koyalım;
Evet, siz ilk defa bilgisayar başından kalkıp sokağa çıktınız. Şu ana kadar yaşanan süreçle bu ülkede kibir sahibi olanların aklını başına da getirdiniz. Sizi fark ettiler. Evet, sizin ne istediğinizi ve aslında sizin meselenizin de bir ağaç meselesi değil, bir özgürlük kaygısı olduğunu fark ettiler. Bu gün Türkiye’nin yeni gençliğini tanıması açısından bir dönüm noktası da oldu. Ama artık sokaklardan çekilme vakti.
Çoğunuz politika nedir bilmiyorsunuz bile; kendinizi ileri demokrasi diye tanımladığınız sınırsız özgürlük paranoyalarının ya da yönlendirmelerinin palavralarına kaptırıyorsunuz. Ama böyle bir dünya yok gençler! Oynadığınız oyun bir bilgisayar oyunu değil. Orada bile her zaman kazanan olmadınız.
Çünkü bu olay artık sizin bu samimi taleplerinizin çok ötesine taşındı. Artık bu oyun sizin kontrol edebileceğiniz bir klavye tuşu değil. Sizin dahi adını duymadığınız bir sürü planın parçaları olarak büyük resmi ıskalarsanız, bir ağaç adına yaptığınız bu işgali, ülkeniz için büyük bir kaybedişe sürüklersiniz.
Sonuç olarak;
Bazen özgür olmak için daha büyük meydan olan aklı işgal etmek ve düşünmek gerekir!
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
instagram : http://www.instagram.com/nurdaldurmus
tumblr : http://nurdaldurmus.tumblr.com
Haz 06

“Bugün Cumartesi 1-2″ Çorum Dil ve Edebiyat Derneği Bülteni son sayısında yer alıyor…
Bülten’e ayrıca “corumded.org” adresinden de PDF olarak ulaşmak mümkün.
May 29

Konumuz İstanbul mimarisi ama Avrupa’dan bir örnekle konuya giriş yapalım:
Avrupa mimarisi genel hatlarıyla Barok ve Gotik mimarı anlayışıyla inşa edilmiştir. Ve bütün Avrupa’yı baştan sona ülke ülke dolaşsanız sadece heykel, katedral ve saray isimlerinin değiştiğini, ama birbirinden ayırt edilmeyecek kadar bir bütünlük ve benzerlik içinde inşa edilen mimari bir anlayışın olduğunu görürsünüz. Bu estetik anlayış, şehirlerin ve ülkelerin ruhuna o kadar işlemiştir ki yeni konut ihtiyaçlarını karşılamak için bir plaza veya gökdelen yapmaları gerekiyorsa kurulu bu mimarı yapıyı tamamen koruyarak yeni şehir adı altında eski tarihi şehirlere kesinlikle karışmayacak bir mesafede, ama birbirini tamamlayan iyi planlanmış modern şehirler kurarlar.
Bu şehirlerden en önemlisi Almanya’nın Dresden şehridir, Almanya’nın Saksonya eyaletinin merkezi olan bu şehrin hikâyesi gerçekten etkileyicidir.
Elbe Nehri’nin kıyısına kurulan bu binyıllık şehir, II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde bombalanarak yerle bir edilmiştir. Bütün savaş boyunca açık şehir olmasına ve bir tek saldırı almamasına rağmen savaşın sona ermesi ve Almanya’nın teslim olmasıyla birlikte İngiliz şehirlerinin intikamı için müttefik devletlerin bir taktiği olarak saldırıya uğramıştır. Bu eski şehrin tamamı yıkılmıştır ve bir masal şehri olarak adlandırılan Dresden harabeye dönmüştür. Bu konuyla ilgili özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında yapılan bir kaç adet film bulunmaktadır. Konuyu net anlamak isteyenlerin izlemesin tavsiye ederiz. Ama asıl konumuz II. Dünya Savaşı sonrası harabeye dönen bu şehrin adeta küllerinden yeniden doğmasıdır. Almanya’nın müthiş mühendislik zekâsı, eski mimari planların tamamını arşivlerden çıkarıp bu harabeye dönen, tarihi şehri yeniden aynı şekilde inşa etmek olmuştur. Barok mimarisinin temel yapı maddesi olan kum taşından inşa edilen bu şehir II. Dünya Savaşı’nda aldığı darbelerin izini ancak 1990 yılında kapatabilmiş olsa da bu gün ziyarete gittiğinizde sizi yine bin yıllık bir şehir ruhuyla karşılar.
Şimdi yaşadığımız şehre bir bakalım:
İstanbul, yerleşim tarihi 300 bin, kentsel tarihi yaklaşık 3000, başkentlik tarihi 1600 yıla kadar uzanan Avrupa ile Asya kıtalarının kesiştiği noktada bulunan bir dünya kentidir. Şehir çağlar boyunca farklı uygarlık ve kültürlere ev sahipliği yapmış, yüzyıllar boyu çeşitli din, dil ve ırktan insanların bir arada yaşadığı kozmopolit ve metropolit yapısını korumuş ve tarihsel süreçte eşsiz bir mozaik halini almıştır. Uzun zaman dilimleri boyunca her alanda merkez olmayı ve iktidarda kalmayı başaran dünyadaki ender yerleşim yerlerinden biri olan İstanbul geçmişten günümüze bir dünya başkentidir. İstanbul’un tarihi ana hatlarıyla beş büyük döneme ayrılabilir: Tarih öncesi dönem, Byzantion dönemi, Konstantinopolis dönemi, Konstantiniyye dönemi ve İstanbul dönemi.
Ayasofya, Sultanahmet, Galata kulesi, Yerebatan Sarnıcı, İstanbul Üniversitesi, Topkapı Sarayı ve daha sayamayacağımız kadar çok tarihi yapısı ile mimarlığın zirvesi. Mimar Sinan gibi dünya tarihine geçmiş, mimarlığın ustası kabul edilen bir insanın yetiştiği, eserler bıraktığı İstanbul…
Her şehrin kendine özgü sesi, güzelliği, kişiliği, tarihi, mimarisi ve varoluş biçimi var.
Şehrin bir ruhu var!
Şimdi kendimize şu soruyu sormak gerekiyor.
Şehirlere ruhlarına azap edeceğiniz maskeler giydirirseniz o şehirler insana küsmez mi? O şehirler insana nasıl huzur verir?
Bir mağazalar zinciri kuruyormuşçasına ideoloji ve çıkar savaşlarına şehri kurban ederseniz o ruh elbet azap çeker.
Ormanı, denizi ve tarihi olan bu şehrin dönüşüm mimarisini hangi fetih ruhuna ve geçmişi halay yanı başımızda duran hangi mimari anlayışa yakıştırıyoruz bilmek istiyorum.
Kapitalizmin olanca gücüyle tarihe, medeniyete, mimariye, geleneğe, fethin ruhuna saldırdığı garip bir plazalar ordusu.
AVM, gökdelen ve adına modern denen camdan yapılmış yüksek binaların gölgesinde kalan şehrin tarihi ruhu nasıl bir toplum inşa edebilir ki?
Toplumun inşa ettiği değil, toplumun köklerini yıpratıp yeni bir toplum inşa eden yapılaşma.
Modern cinnet!
Ben bu şehrin alışveriş merkezlerini bakkallara değişen bir adam olmak istemiyorum.
Ben adı İstanbul olan şehrin, bu topraklar üstünde bu millete bahşedilmiş en güzel nimet olarak görüyorum.
Ama böyle hoyrat, böyle garip bir mimari anlayışla boş bulunan her yerine milyon dolarlık konutların, plazaların dikildiği bir şehrin ruhu kalır mı?
Ormanı, suyu, havası, denizi bizim olur mu?
İnsanın gündeminde mahallemizi, şehrimizi sahiplenmek hep olmalıdır.
Çağdaş yöneticiler geleceğin otomobilsiz şehrini planlayanlar, yaya alanlarını genişletenler, şehre marka değeri ve estetiği olan bir mimari anlayışa kafa yoranlardır. O şehrin bin yıllık geçmişini yürüdüğünüz sokaklarda size hissettirenlerdir. Estetiği olan, geçmişten beslenen; her bakışta fethin o kapsayıcı, ayrım yapmayan ruhunu yeniden hatırlatan bir anlayışla şehri imar edenlerdir.
Yoksa ‘yık gitsin, yap olsun’ demekle şehre ruhumuzu katamayız.
İstanbul’u içinde yaşayanların öksüz çocuğu gibi ortada bırakamayız.
‘İstanbul’u çağdaşlaştıracağım, Avrupa’da, Amerika’da ne varsa, daha iyisi, burada olacak’ diyenlerin 80 yıldır bu güzel şehre layık gördükleri mimari anlayışı bir kompleks saplantısı olarak değerlendirip reddediyorum. Çünkü İstanbul’un 3000 yıllık kent kültürü ve mimarisini bir yere benzemeye ihtiyacı yoktur, korunmaya ihtiyacı vardır.
Evet, bu şehir kapasitesinin tam 3 katı nüfusa sahip buna rağmen iyi yönetiliyor.
Zaten bakış açımız modernitenin ya da demokrasinin tarif ettiği bir yönetim biçimiyle olan kavgamız değil.
Abraham Lincoln’un, “önce biz binalarımızı inşa ederiz, sonra onlar bizi inşa eder” sözünü önemseyen ve bu onarımın şehrimize yakışan bir mimari anlayışın benimsenmesiyle hayat bulacağına inananlardanım.
Yoksa bir şehri yönetmek, sadece alt yapı, ulaşım sorunlarını halletmek değil, o şehre aynı zamanda geçmişinin köklerinden ve kadim medeniyetinden gelen kendi ruhunu katmaktır.
Evet, kentler dönüşüyor, mahalle hayatından güvenliği olan sorgulanarak evlerimize girdiğimiz site hayatına geçiliyor. Evet yıkık dökük eski binalarımız modern plazalara konutlara dönüşüyor…
Ama ya şehrin ruhu; komşuluk, ‘komşusu açken tok yatmayan’ anlayış; bakkalı, çeşmesi, sokağı olan insanlarınbirbirine güvenip evini ocağını teslim ettiği o muhteşem kalbimiz onlarla dönüşmüyor mu sizce?
Bizans işgalinden kurtulan İstanbul’un; AVM, gökdelen ve plazaların işgalinden kurtarılması da yeni bir fetih sayılmaz mı? Bilmem bu bakış açışını benimseyen yeni bir fatih çıkar mı? Bilmem her şey için ne kadar geç kalındı?
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
instagram : http://www.instagram.com/nurdaldurmus
tumblr : http://nurdaldurmus.tumblr.com
May 22

Çözüm süreci, Reyhanlı olayları ve birbirinden bağımsız düşünülmemesi gereken onlarca gelişme arasında dönen bir dünya içinde yol alıyoruz. Arap Baharıyla beraber birbiri ardına patlayan devrimler, İsrail’in Mavi Marmara baskını sonrasında yaşanan gelişmeler…
İsrail’in, BM’nin aleyhine aldığı ve yaptırım arz eden hiçbir karara uymadan, kimin ne dediğini umursamayan ve lobisi dünyada en güçlü olan ülke olduğunu hemen hepimiz biliyoruz. Kural tanımazlığıyla, kendi sisteminden taviz vermeden yönetilen ve meydan okuyan bir ülke olarak bilinen İsrail’in “Mavi Marmara baskınında yaptığımız operasyon yanlıştı, özür dileriz ve mağdurlarına ailelerine tazminat ödemeyi, Gazze ambargosunu gevşetme şartlarınızı kabul ediyoruz” beyanındaki bu şartları neden yerine getirdiğini sorgulamak gerekir kanaatini taşıyorum.
Mevzuya, bundan birkaç ay önce ABD başkanının İsrail’i ziyaretinde yaptığı konuşmadan giriş yapalım:
ABD Başkanı Barack Obama; İsrail halkına, Filistinlilerin de bir devleti olması gerektiğini, onların da yaşam hakkı olduğunu, İsrail kadar bağımsız bir Filistin Devleti’ni desteklediğini anlatıyordu. Yahudi yerleşimciler için yeni yapılan ve işgal edilen topraklardaki toplu konut inşaatları konusunda da rahatsızlığını dile getiriyordu. Obama elbette son söz olarak her ABD başkanını ister istemez yaptığı ya da yapmak zorunda olduğu “İsrail’in sonsuza kadar yanında olacağız” cümlesiyle sözlerini tamamlıyordu.
Buradan şu sorularla devam edelim:
İsrail yalnızca özür dilemedi, tazminat ödemeyi de kabul etti. Hatta Gazze ambargosunun kalkacağını da bildirdi. Taviz üstüne taviz verdi. Acaba gerçekten böyle mi? İsrail, boyun eğdi mi?
Cevap olarak İsrail’in aslında tarihi bir dış siyaset manevrası yaparak, birkaç tavizle büyük kazanımlar elde etmeyi planladığını söyleyebiliriz. Nedenlerini kısaca özetleyelim:
Bilindiği üzere BM’nin ve NATO’nun Suriye yaşanan iç savaşa diğer Arap baharı yaşayan ülkelerde olduğu gibi destek vermemesi, Suriye’deki en büyük aktörün en yakın komşusu ve diğer komşularından daha güçlü ve ilgili olması nedeniyle Türkiye olmasını sağlamıştır.
Esad’ın neredeyse üç yıla yaklaşan iç savaşa rağmen muhalifleri bitirememesi, ülkeyi içinde bulunduğu kaostan düzlüğe çıkaramaması ve ülkede yaşanan iç savaşın en büyük sorumlusu olarak Türkiye’yi adres göstermesi nedeniyle, Türkiye de kendini artık geri dönemeyeceği bir yolda, bir bataklığın içinde bulmuştur.
Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Katar hatta İsrail gibi muhalefeti destekleyen ülkelerin karşısında ise Esad rejimini destekleyen Rusya, İran, Hizbullah ve Çin var. Rusya ve Çin, Esad’ın öyle ya da böyle gideceğini hesaba katıp Esad sonrası çıkarlarını düşünerek kazanımlarını korumak için süreyi uzatmaya ya da ikili oynamaya çalışarak olaya müdahil olmaktadır. Fakat Suriye’de Şii rejimini kaybetmek gibi bir lüksü olmayan İran için; ‘Esad sonrası’ sadece bir çıkar değil, Ortadoğu’da kaybedilmiş bir ülke ve bölgeden silinmek anlamını taşıdığını görmek gerekir. Bu yüzden İran, çıkarları gereği bütün gücüyle ve hatta kendi devrim mücahitlerini de savaşa göndererek sadece çıkarlarını değil, bir toprak parçasını kurtarıyormuşçasına ölümüne Esad’a destek veriyor. Olayın diğer cephesindeki büyük güçler -ABD, Rusya ve Çin ise- meseleyi İran gibi bir ölüm kalım meselesi olarak değil, kendi çıkarlarını kaybetmeden müttefikleri ya da muhalifleri ile Suriye’yi bir güç ve denge savaşı olarak görüyor.
Neticede iç savaş sonrasında olası iki senaryo var. Bunlardan ilki ve en güçlüsü Esad’ın devrilmesi ve muhaliflerin ya da kendi deyimleriyle Özgür Suriye Ordusunun yönetimi ele geçirmesi. Asıl savaş da tam olarak bu senaryonun gerçekleşmesi sonrasında yaşanacakların nedeniyle olacaktır diyebiliriz. Çünkü bu durumda Suriye’nin bir nevi sahibi olma durumunu şu anki rejimi destekleyen İran’dan Türkiye’ye devredecektir. Diğer ülkeler de bu süreçte verdikleri destek ya da güçleri nispetinde iktidardan pay alabileceklerdir.
Fakat Suriye konusunda büyük kazanımları elde edecek Türkiye’nin, Suriye’de istediği gibi hamleler yapması, Türkiye ile arası iyi olmayan, arası iyi olsa bile Türkiye’nin bu denli öne çıkmasını istemeyen bölgesel ve küresel güçlerin işine gelmeyecektir.
Zaten savaşın bu kadar uzamasının altında yatan en temel faktör, Esad sonrası bu pastayı Türkiye’ye kaptırmak istemeyen güçlerin kendi çıkarlarına hizmet edecek alternatif isim bulamamasından kaynaklanmaktadır. Haliyle bu olası durumu engellemek için ya Esad’a destek verilmeli ya da Türkiye ile şartlar iyileştirilmelidir.
İsrail açısından bakarsak İran’ın lojistik merkezi konumunda bulunan Esad rejimine destek vermenin bir anlamı yoktur.
İsrail, İran’a yapılacak olası bir operasyonda şu an neredeyse İran’ın yönettiği bir toprak parçası olarak gördüğü Suriye’deki İran kontrolünün bitmesini ve başına bela olmamasını istiyor. Her iki ülke ve ABD dâhil herkes Türkiye ve İsrail arasında fiili bir savaşın asla söz konusu olmayacağını biliyor. Ama İran’la son üç yıl içinde yaşadığımız süreç ve Suriye kapışmasının neticesinde, olası bir savaş için “asla” kelimesini büyük fotoğrafa baktığımızda kullanamayız.
Bu yüzden İsrail, en büyük düşman tanımlamasında ilk sırada bulunan İran’ın Suriye merkezini devreden çıkarmak için, muhaliflere destek verip Esad’ın düşmesini ve yeni Suriye’de söz sahibi olmayı istiyor.
İsrail’in bu hamlesinin daha önce de bahsettiğimiz gibi İran’a yakın zamanda planlanan olası saldırının da ön hazırlığı olarak tanımlanabilir.
Şimdi bütün bu özetin ardından büyük fotoğrafa baktığımızda göreceğimiz birkaç gerçek var.
Gazze ambargosunun kaldırılma ya da hafifletilme kararı, Filistin’in devlet olma ve tanınması gibi söylemlerinin tekrarlanması, Arap baharı yaşayan ve yenilenen İslam Dünyası’nı ağzına bir kaşık bal çalmak olabilir.
Fakat İsrail’in “taviz” olarak gözüken planını altında yatan gerçeklere bakıldığında uzun vadede İran’a yapılacak bir müdahale var.
İran’ın, Türkiye’ye kurulan hava savunma sistemi ve radarlarını olası bir müdahalede “ilk hedef” olarak göstermesi ve son zamanlarda Türkiye aleyhine yaptığı yıpratıcı konuşmalar Türkiye’nin İran politikasında değişiklik yapmasına neden olmuştur. Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’nin desteğinden mahrum kalacak bir İran, olası bir savaş durumunda hazmedilmesi daha kolay bir lokma olacaktır. Türkiye’nin Suriye’de yaşanan olaylar ve son zamanlarda yaşanan diğer gelişmeler üzerine dostluk elinin İran’a uzatmadığı açıktır. Bu durumda da “eski dost İsrail” devreye girerek İran’dan kopan bu eli tutmak istemiştir.
Özetle bu özrün altında İran’dan elini çeken Türkiye’nin elini çıkarları nedeniyle yeniden tutmak isteyen İsrail’in menfaatleri ve ABD’nin çıkarları vardır.
ABD’nin çıkarlarını ise karışan Pasifik’in -yani Kuzey Kore ve destekçisi Çin’in- kontrol altına alınması için bir hamle olarak görmek mümkün. İran’ın, Rusya ve Çin ile müttefik oluşundan daha önemlisi İran’a yapılacak bir müdahale petrol ihtiyacının önemli bir bölümünü İran’dan sağlayan Çin’e de dolaylı bir müdahale anlamına gelecektir. Yoksa Amerika’nın İran’ın nükleer programı nedeniyle kazanacağı ya da kaybedeceği bir çıkar ilişkisi yoktur.
Gelelim tüm bu bağlantıların ve ilişkilerin, PKK’nın geri çekilmesiyle olan ilgisine…
Daha önce sorduğumuz soruyu yeniden tekrarlayalım: PKK’nın Türkiye topraklarını terk etmesi karşılığında, Türkiye olası bir İran operasyonunu kabul etmiş ve Suriye’yi gözden çıkarmış olabilir mi?
Yurt dışına çekilen örgüt militanları için gidilecek ülke olarak Türkiye sınırına kurulacak yeni uydu Kürt devleti/devletleri olabilir mi?
Bu devletler Irak Kürt Bölgesi gibi İran ve Suriye topraklarında kurulabilecek “Suriye -Kürt bölgesi ve İran-Kürt bölgesi ya da bunların birleştirilerek kendi ülkelerinden kopmuş bağımsız Kürt devleti olabilir mi?
Böyle bir durum olursa Türkiye PKK sorunun çözmüş mü olur yoksa ötelemiş mi olur?
‘Türkiye tek başına bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir’ diyen güçlerin ileride her an başımıza bela edebilecekleri etrafı Kürt devletleriyle sarılı bir Türkiye planı mı işlemektedir?
Bu masal nerede biter bilinmez, ama 2013–2014 yıllarının dünya tarihine yön verecek önemli gelişmelerin yaşandığı yıllar olarak kayıtlara geçeceği kesin…
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
instagram : http://www.instagram.com/nurdaldurmus
May 10

Anneler için hiç büyümeyen oğulları vardır. Yaşı kırklara gelse bile bir akşam eve geç kaldığında pencere önünde uzun kederlere dalar anneler. Anne dilinde oğullar, endişe ve sayısız bekleyişin adı olur.
Anneler için oğullarının kendinden başka kimsenin anlayamayacağı hayatları vardır.
Oğulların derdini bir tek anne anlar. Çaresizliğini sadece anne hisseder, canı acıdığında herkesten önce gözyaşını anneler siler.
Dünya döner, dünya çirkinleşir, dünya bütün yükünü insanın omuzlarına yükler, ama oğullarının bütün yükünü kendi sırtında taşımak ister anne. Çirkinleşmeyen, kaybolmayan ve hiçbir zaman unutulmayan ya da alışılmayan bir sahiplenme duygusudur annelik.
Yaşamları, çevreleri, imkânları, kültürleri ne kadar uzak olursa olsun bütün anneler oğulları için aynı duyguları hisseder; aynı duygularla sahiplenir; kendisinde olmayanın oğlunda olması için mücadele verir; ne yaşarsa yaşasın acısını kalbine gömer de yine belli etmez.
İnsan kendine küser, insan hayata küser, insan yalnızlaşır, dostlarına küser; insan yaşama sevincini yitirir… İnsan parasını, malını, mülkünü, vicdanını, eşini, dostunu, kendini yitirir; ama anne insanın dahi yitiremeyeceği kadar sahici durur hayatının başucunda. Anneler, oğullarını koca bir bataklıkta boğulmaktan her zaman kurtaran karşılıksız bir sevgiyle kucaklar.
Anne için oğul kaç yaşında olursa olsun başını annesinin dizine koyup ağlamak ihtiyacı hisseden çaresiz bir varlıktır.
Anne kucağı sadece çocukken değil, insan kırkına yaklaşsa da neden-niçin sorulmadan demir attığı huzur limanı; uzun bir mutluluk ırmağıdır. Çünkü insan bütün hikâyesini, yargılanmadan ve ötekileştirilmeden, üstelik tek cümle konuşmadan bir tek annesine anlatabilir. İnsanın mutsuzluk hikâyesine de mutlu bir anının neşesine de derin bir ıstırabının dayanılmaz acısına da annesinin saçlarını okşayan elleri dokunabilir. O ellerin verdiği şefkattir kalbe dokunan. Yaraları iyileştiren bir ilaç gibidir o eller. O dokunuşlarla kirlerinden arınır insan. Anne, parmaklarının arasında yeniden doğurur oğlunu. Bir bakışıyla, suskunluğunuzdaki en derin hikâyenizi gün yüzüne çıkarır. Hiçbir sır bir annenin bakışından gizlenemez. O gözlerin ve ellerin susarak anlattığını da sadece oğullar anlar. Kendi hikâyesini annesinin dizlerine uzanıp susarak paylaşabilen oğullar… Yeniden çocuk saflığına dönen çocuklar…
İşte bu yüzdendir ki dünyanın bütün anneleri birbirine benzer. Ve dünyanın bütün oğulları anneleri için aynı duyguları taşır. İnsan ve dünya çirkinleştikçe; iyiliklerin, şefkatin, huzurun ve bütün özlemlerin kapısı her daim anneyle açılır.
Şimdi annesi hayatta bütün oğulların, kaç yaşına gelirse gelsin annesinin gözünde hiç büyümeyecek çocukların, baharla birlikte ceplerinde biriken paralarla aldıkları hediyeleri değil; kalplerinde biriktirdikleri hatıraları, hayalleri ve umutları bir çiçek bohçası gibi annelerine verme zamanıdır.
Zira mevsimin ve hayatın içinde anne gibi bizi bekleyen, özleyen, anlayan, sahiplenen, şefkatle ruhumuza dokunan ve çok güzel başka bir çiçek yoktur.
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
May 01

Bizim bayramlarımızın tadında hep neşe ve huzur vardır.
İnsanı alıp başka bir iklime götüren başka iklimlerden kalbine huzur getiren günlerin adıdır bayram.
Pencereler içeri nasip dolsun diye açılır.
Bayram geldi mi insan da durulur; hava da su da toprak da.
Bayram kaosun üzerine gelen bir müjde gibidir bizde.
Gülmeyi unutanlara tebessüm getiren bir mucize gibidir bayram.
O kadar önemlidir ki bırakın bayramın gelmesini yaklaşınca bile bütün planlar, dünyalık işler kısaca her şey gereksiz görülerek bayramdan sonraya ertelenir.
Şimdi bir bayramımız daha var ama bu alıştığımız bayramlara hiç benzemeyen bir kaosla kapımızı yokluyor her sene.
Tarihi boyunca hep direnme sömürü, katliam, çatışma gibi insanı hiç mutlu etmeyen söylemlerin içini doldurduğu bir günün adı 1 Mayıs.
1856′da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçilerinin fazla çalışma saatlerini protesto etmek için düzenledikleri yürüyüşle başlayan 1 Mayıs maalesef Türkiye’de işçi haklarıyla ya da emek ve hak arayışıyla anılır bir gün ya da bayram görüntüsü vermiyor.
1 Mayıs ülkemizde 1977’de Taksim Meydanı’nda yaklaşık 500 bin kişinin katılımıyla yapılan ve sonu adeta bir faciayla sonuçlanan kanlı bir günle anılır olmuştur. Göstericilerin üzerine ateş açılması sonucu 28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak yaşamını yitirmiş, yaklaşık 130 kişi de yaralanmıştır. 1977 yılının 1 Mayısı tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçmiş ve Taksim Meydanı o gün bu gündür adeta 1 Mayısın sembol ismi olmuştur.
2008 Nisanında, 1 Mayısın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmiş 22 Nisan 2009 tarihinde de TBMM’de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.
2009 yılından bu yıla kadar resmi tatil ilan edilerek sorunsuz ve bayram havasında kutlanan 1 Mayıs bu sene maalesef hükümet muhalifliği nedeniyle adeta devlete meydan okuma ve devletin meydan okuduklarının çatışmasına dönüşmüş ve bugün ekranlardan izlediğimiz manzaralar oluşmuştur.
Neden?
Niçin?
Ne uğruna gibi soruların iyi sorgulanması gerekir.
Valiliğin ısrarla adres olarak Kazlı Çeşme’yi göstermesine rağmen ve Taksim’de yayalaştırma çalışmalarının olduğu bilindiği halde sendikalar ve sol örgütlerin işçi bayramını devlete meydan okuma arenasına çevirme ısrarını anlamak mümkün değildir.
Daha önce yaşanılan ve adeta esnafa kan ağlatan, bankamatik kıran, kaldırım taşlarını sökerek dükkânlara saldıran, Molotof kokteyllerini şehrin otobüslerine atan bu güruhun 1 Mayısla bir ilgisi olduğunu elbette düşünmek ahmaklık olur.
Ama İstanbul Valiliği’nin de artık bu konuda bir normalleştirme çalışması yapması gerekmiyor mu?
Her yıl Taksim gerginliğini bu güzel şehre yakışacak şekilde atlatamaz mıyız? Yolları köprüleri ve bütün ulaşım kanallarını kapatarak önlem almak abartı değil mi? Her yıl yaklaşık 15 milyona yakın turistin geldiği tarihi yarımadaya bu görüntüler yakışıyor mu? Biber gazıyla, panzerlerle ve binlerce polisle meydan muharebesini andıran bu görüntüler adı bayram olan bir günün ruhuna ne kadar uygun?
Sonuç olarak artık herkes bu inatlaşmadan İstanbul adına bu günü gerçekten hak edenler adına ve insanlık adına vazgeçmeli. Kimin haklı kimin haksız olduğu tarafında değilim, ama 1 Mayıs devlete meydan okuyanlarla devletin meydan okuduklarının bayramı değildir. Böyle olduğu sürece ekranlardan izlediğimiz görüntülere işçiler adına, emekçiler adına, İstanbul adına, insanlık adına ve adına demokrasi dediğimiz bu yönetim biçimi adına çok üzüleceğiz.
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Nis 23

Kartalların ortalama ömrü 40 senedir. Ancak kartallar kırklı yaşlara geldiklerinde büyük bir mücadeleyi göze alırlarsa kuş türleri içinde kargadan sonra en uzun ömürlü canlı olma özelliğini taşırlar.
Bu mücadelenin adı direnmektir, sabırdır ve tedbirdir.
Kartallar 40 yaşlarındayken yani ortalama ömürlerinin son demlerine doğru zor bir kararla karşı karşıya kalırlar. Çünkü avcı bir tür olan kartal için hayati öneme sahip 3 organ vardır: Kanat, Pençe ve Gaga.
Kartal, 40 yaşına geldiğinde pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle avlarını kavrayıp tutamaz hale gelir. Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması, avlanması ve hayatını sürdürmesi çok zorlaşmıştır.
Bu duruma gelen kartalın iki seçeneği vardır. Üstelik bu seçeneklerin hiçbiri dayanılacak ya da kabul edilecek gibi değildir. İlk seçenek ölümdür. Kartal görevini yerine getirmeyen kanat, gaga ve pençelerinin kurbanı olacaktır. İkinci seçenek hayattır. Kartal hayatı seçtiğinde imkânsızı başarmak zorundadır. Yaratıcının bahşettiği yeniden doğuşun yahut bir başka deyişle hayata tutunmanın gerçekten ağır bir bedeli vardır. Bu seçenek; ortalama 150 gün sürecek, çok zorlu, dayanılmaz acılarla beraber karşılaşılacak her türlü tehlikenin göze alındığı bir süreç demektir. Önce kartal, yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecine, ağırlaşan kanatlarına rağmen bir dağın tepesine uçmak zorundadır. İkinci aşama uçmasına gerek olmayan, bulunduğu yerdeki diğer sürüngen ya da avlarla hayatını sürdüreceği korunaklı bir yuva bulmaktır. Üçüncü aşama dayanılmaz acıların başlayacağı evredir. Bu evrede kartal, eskimiş ve kıvrılmış gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra kartal için yeni bir ıstırabın kapıları aralanır. Çünkü bu yeni gaga ile kartal esnekliğini kaybeden pençelerini yerinden sökmek ve bir süre daha acılar içinde yeni pençelerinin çıkmasını beklemek zorundadır. Yeni pençeleri çıkan kartalın tamamlaması gereken son bir görevi kalır: Eski, kanatlarında ağırlık yaparak uçmasını engelleyen tüylerini yolmaya başlar. Bu aşamadan sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
***
İnsanların da yenildikleri kadar yenilenmeye ihtiyaçları vardır. Bir bahar, bir mutluluk, bir gülümseme; derin bir nefes alıp şükretme saadetine erişmeye ihtiyaçları vardır. İnsan da kendi yaşamının bitmez ve geçmez dediği zaman aralıklarında ümidini kaybeden bir kartala dönüşür.
Hâlbuki yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz şeylerin toplamı kadardır hayat. Bildiğimiz kadar dertlenir, bilmediğimiz kadar duyarsızlaşır, alıştıkça kabulleniriz. Oysa insan kabullenmekle değil; doğruyu aramakla ve çaba harcamakla mükelleftir. İnsan sadece kendisi için değil; yaşadığı topluma yani başkalarının yaşadığı sıkıntılara da duyarlı olmak zorundadır. Başkalarının yaşadığı savaşı, koca bir medeniyetin nasıl yerle bir edildiğini kartal gibi kendini güvende hissettiği yerden izleyemez insan. İnsan, onurlu bir hayat için mücadele veren ve bu uğurda kazandıklarını feda eden bir başkasına rağmen “ben güvendeyim, bana ne!” diyemez.
Çünkü insanın kendiyle savaşını, kibriyle ve vurdumduymazlığıyla savaşını kaybetmesi de ölümdür. Çünkü insanlık dışı her davranış; kimden gelirse gelsin, nerede olursa olsun, kimi etkilerse etkilesin bütün insanlığı aşağılar. Yaşama tutunduğumuz umut kanatlarımızı kırar.
Bakın bahar geliyor, ama sadece bize!
Ya dünyanın diğer çocuklarına ne olacak?
Doğu’da çocuğunu örgüte kaptıran babaya ne olacak?
Evladını vatan uğruna kurşunlara siper etmiş anneye ne olacak?
Suriye’de yağmalanan o muhteşem tarihe ne olacak?
Tükettikçe tükenen insanlığımız ne olacak…
Bakın, bahar geliyor!
Ruhunu ölüm uykusundan uyandırmak zorunda insanlık.
Ruhu uyanan insan, insanın ve insanlığın ölümü karşısında bir kartal gibi acıyı ve zorluğu göze almalı; çünkü insan, yaşatmak ve yaşamak için kötü olan her şeyin karşısına dikilmeli.
İlk başta kendi kötürümlerinin karşısına dikilmeli ve yenilenmek için kartal kadar cesaret göstermeli.
Bu seçimi yapmazsa insan, kendi uçurumlarının kıyısından yuvarlanır.
Ve hiçbir boşluk, insanın kendi içinde oluşan boşluktan daha derin değildir.
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Nis 22

Zenginleşmenin ibresi ideoloji değiştirince sömürünün rotası da o ideolojinin yahut fikrin temel değerlerine doğru yol alır. Türkiye’de bu değer kimi zaman Atatürk, kimi zaman milliyetçilik, kimi zaman bayrak, kimi zaman şehitlik, kimi zaman Peygamber olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu öyle sinsi bir hastalıktır ki burjuva ve İslam, Kapitalizm ve mütedeyyin kesim, yeni İslamî burjuva sınıfı gibi yan yana durması asla düşünülmeyecek kelimelerden durum anlatan cümlelere dönüşmüş bir gerçeklik kazanır. Çünkü paranın sadece “öteki” tarafı kuşatması altına aldığını düşünmek aynaya baktığımızda en iyi ihtimalle körlük olur. Zira Kapitalizm, eline geçirdiği materyali süslü ambalajlar içinde sunarken bu pazarı bir ihtiyaç gibi gösterip, kontrol edilebilir bir alışkanlık gibi hazmettirmeyi de kolaylıkla başarır. Türkiye’de değişen ve gelişen hayat şartları ve ihraç edilen yeni kültür kodları da moda ve tesettür, para ve İslam gibi kavramları yan yana getirebilecek ve vicdanları rahatsız etmeyecek bir yöntemle yeni ambalajlı satış teknikleri üzerine çalışmaktadır.
Oysa hepimizin bildiği ama kendimize itiraf edemediğimiz gerçek şudur ki genç kuşakta tesettür algısı artık bir güzellik ve moda trendi olarak algılanmakta ve parasal bir kavrama dönüşmüştür.
Bu yüzleşme sorunu en çok tesettürün ruhuna zarar vermiş ve tesettür adı altında yeni bir moda ve Kapitalizm furyası başlamıştır.
Bu örnekler çoğaltılabilir elbette. Bu konuyu başka bir yazıya bırakalım şimdilik. Asıl meselemiz, içinde bulunduğumuz günler etrafında yeni bir kıymetin pazara düşürülmesine değinmektir.
Kutlu Doğum ve Hümanizm dalgasıyla İslam dininin kendi değer ve yargılarından uzaklaştırılması meselesine…
Kutsal demiyorum, çünkü Allah’ın dininde peygamberlerinin insanlardan seçilmesinin tek ve en elzem nedeni belki de onlara atfedilecek kutsallığı ortadan kaldırmaktı. Bu konuda daha önce inanma ihtiyacı başlığı altında beş bölümlük bir yazı kaleme almıştık. Ancak bugünkü meselemiz zamanla pek çok peygamberin mucizesi tanrısal atıflarla örtülürken o mucizenin yaratanının göz ardı edilmesi meselesidir. Günümüze gelirsek…
İçinde bulunduğumuz günlerin başlığı: İki Cihan Serveri’nin dünyaya teşrifi. Şüphesiz Allah’ın kullarına rahmet diye gönderdiği Muhammed Mustafa (sav)’nın doğumunun tüm mü’minler için paha biçilemez bir anlamı vardır. Ancak bu anlam O’nu ve getirdiklerini idrakten uzaklaştıran bir Kapitalizm ambalajına bürününce ortada kocaman bir boşluk oluşuyor.
Sonuç; Peygamber’in doğum gününde evinde pasta yapıp mum üfleyen insan manzaraları… İtirazımız şunadır. Hz. Peygamber’i hümanist bir yaklaşımla ele almak, en iyi ihtimalle yaşadığımız dinin ne dediğini hiç bilmediğimiz ve bir yaşam biçimi olan Kur’ân’ı hafife almak şeklinde yorumlanabilir. Salonlara akın akın gelen insanların, bilet paralarıyla kasalarını dolduranların samimiyetine inandıkları; ilahilerle; içi boş, sloganik programlarla; yoldan geçenlere uzatılan zavallı güllerle resmigeçide çevrilen bir doğum günü seremonisinin Peygamber’le ilişkilendirilmesi de doğrusu Kapitalizmin ambalajladığı bir ticaret kampanyası demek daha akıllıca bir tanımlama olur.
Bunlar samimi olarak yapılıyor diyerek Peygamber’in sadece doğum günlerinde hatırlanacak bir şahıs algısını görmezden elbette ki gelemeyiz. Zira yazdıklarımızda görülmesi gereken büyük resmin Hz. Peygamber’e sevgi gösterisi adı altında bir putlaştırma ve bu putlaştırmayı masum gösterecek bir kamuoyu oluşturulmaya çalışılmasıdır. Hz. Peygamber’i hatırlamak ve hatırlatmak güzel elbette, çünkü Peygamber’in yaşayışı unutulmaması gereken bir yol haritası. Bu nedenle O’nu Hümanizm ve Kapitalizm ambalajına büründürerek değerini hafifletmek yerine O’nun yaşayışını hayatımızı kılavuz ederek zerrelerimize sindirerek, O’nun ahlakını taşıyarak hatırlatmak esastır.
O halde İslam ve burjuvazi kelimelerini yan yana getiren bir yaşam biçimini ve iman edenler içinde –Müslümanlarda- zengin ile fakir arasında böyle bir uçurum nasıl olur diye sorgulamalıyız.
Hazreti Peygamber’in doğum günü için binlerce gül dağıtıp içine işyerinin kartını koyan Müslüman işadamının ne yapmaya çalıştığını Hz. Peygamber’in hayatına bakarak anlamak mümkün değil. Bu sadelikten uzak, bu şaşalı törenleri Peygamber’i bile iş durumunda bir bonus olarak görenleri nereye koyup nasıl tanımlayacağız…
Peygamber belirli gün ve haftalar kitabında bir madde değildir.
Peygamber, canlıdır, anı değildir.
O, bizzat hayatın ta kendisidir.
Her an yaşayarak yaşatmazsak O’nu, O’nun getirdiği kitapla hemhâl olmazsak, günü gelince Peygamber’in doğum günü diye takvim yapraklarında yer eden bir gül günümüz daha olacak endişesi taşıyorum.
Bu gidişle üç beş makaleyle, sema gösterileriyle, ilahilerle, ezbere görüntülerle geçip gideceği önceden belli olacaktır Kutlu Doğumun. Bazen sevmek asla rücu etmekten çıkar ve sevmek putu Gül’den ağır basar insan nefsine. İnsan sevmenin ne anlama geldiğini, binlerce kelimenin içinde “akletmez misiniz?” sorusunu defalarca soran Kur’ân-ı Kerîm’den öğrenmeli. O öğretiye sıkı sıkıya bağlanmalı. Varsın Kapitalizm bir pazarlama ve tüketim pilanıyla, A Günü, B Günü icat etsin; günü değil kalbi Peygamber ile çarpan insana tek bir günün kutsallaştırılması zaten yeterince ağır gelecektir.
Elbette duam: Kapitalizmin, zavallı hayvanların derilerini yüzüp üstüne vurduğu markalı elbise ve çantalarını koluna takıp cipine binerek Müslüman mahallesini terk etmesidir.
Çünkü biliyoruz ki mü’minin bu dünyada uyurgezer olması felâket demektir.
Umarım Peygamber’i sevmek ve bu sevgide kalabilmenin anlamını iyi kavrarız. Ve biliriz ki bu sevgiyi anlamlandırmak şeytanın tüm modern silahlarına karşı imanın tüm silahlarıyla silahlanmakla mümkündür.
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
|
|
Son Yorumlar